MEKKE İTTİFAKI, HUSİLER VE AMERİKAN HEGEMONYASININ GARANTİ ALTINA ALINMASI

18.10.2026
1
Okuma Süresi: 8 dakika
A+
A-

Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

“Mekke İttifakı” üzerine yazı çok, çoğunu da okudunuz. Ben burada birkaç hususun yalnızca altını çizeceğim. Soğuk Savaş günlerine geri dönmüş gibi bir süreç yaşıyoruz. Ortadoğu’da yine güvenlik ittifakları var. CENTO ve Bağdat Paktı dirilmiş gibi… “Mekke İttifakı” dahil olmak üzere tüm bu blokların tamamı Batı’nın bölgedeki çıkarlarını koruma amacından farklı bir amaç gütmemektedir. Her iktidarın iç siyasette kendi kamuoyunu “güçlü ülke” hikayeleri ile oyaladığı bu ikna sürecinin kökeninde ABD’nin emperyalist çıkarlarının olduğu artık inkar edilemeyecek kadar açıktır. Mekke İttifakı’nın kuruluş hikayesinin ötesinde bugün temel gündemi olan Yemen meselesi üzerinden konunu netleştirilmesi gerekir. Bunu netleştirebilmek için de Yemen’in ve Husilerin jeopolitik ve jeostratejik duruma dair kısa bir açıklama yapmak gerekecektir. Bu jeopolitik gerçekliğin içindeki en güncel mesele ise ABD ve Çin’in ticari rekabetin sembolü olan IMEC ve Kuşak-Yol proje çatışmasına bakılmalıdır.

Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC), Eylül 2023’teki G20 Yeni Delhi Zirvesi’nde ABD liderliğinde ve Hindistan, Suudi Arabistan, BAE, AB gibi küresel aktörlerin ortaklığıyla duyurulan jeopolitik bir ticaret ve altyapı projesidir. Temel amacı Hindistan’ı Arap Yarımadası üzerinden Avrupa’ya bağlayarak Asya ile Batı arasındaki lojistik süresini yaklaşık yüzde 40 oranında kısaltmaktır. Deniz ve demir yollarını birleştiren bu çok modlu koridor, malların yanı sıra temiz hidrojen boru hatları ve yüksek hızlı dijital veri kablolarının taşınmasını da öngörmektedir. Stratejik açıdan bakıldığında IMEC, ABD ve müttefiklerinin Çin’in küresel “Kuşak ve Yol Girişimi”ne karşı geliştirdiği en somut ve kapsamlı alternatif olarak kabul edilmektedir. Ancak Orta Doğu’daki bölgesel çatışmalar ve jeopolitik gerilimler projenin hayata geçirilme takvimini ve güvenliğini doğrudan etkilemektedir.

IMEC projesi açık bir şekilde Çin’in Batı’ya açılmasına karşı ABD’nin bunu engelleme çabasıdır. Gerek Çin’in “Kuşak-Yol” projesinin denizyolu güzergahı gerekse IMEC’in güzergah haritasına bakıldığında Yemen’in de komşusu olduğu Aden Körfezi ve Babülmendep noktası her iki projenin güvenliği açısından kritik önemdedir. Batı, Husilerin denizyollarındaki güvenliği tehdit eden faaliyetlerine karşı bir önlem alma ihtiyacı hissetmektedir. Akdeniz’in Hint Okyanusu’na açılan kapısı olan Babülmendep’in ticaret yollarının güvenliği açısından ne denli önemli olduğu haritaya bakılarak bile anlaşılabilir.

ABD açısından bu bölgede istikrarın acil bir şekilde sağlanması gerekiyordu. Husilerin faaliyetlerini doğrudan durdurmanın hem maliyetli hem de uluslararası imaj açısından sorunlu olması ABD’yi yine pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da “vekil” aramaya yönlendirmiştir. Hepimizin malumu dünyanın pek çok yerindeki bölgesel krizlerin esasen Amerikan hegemonyasını güçlendirme hedefi olan “vekalet savaşı” olduğu açıktır. Venezuela’dan Ukrayna’ya, Güney Çin Denizi sorunlarından AB’nin içinde bulunduğu krize kadar pek çok mesele ABD’nin kendi çıkarlarının başka aktörler üzerinden yansımasını temsil etmektedir. Yemen meselesini de ancak bu noktadan anlamak mümkün olacaktır. Yemen, Soğuk Savaş döneminde ikiye bölünmüş bir devlet olarak kuzeyi Amerikan emperyalizmine güneyi de SSCB’ye yakın parçalara ayrılmıştı. Soğuk Savaş sonrasında bu dengeler değişti ve Batı’nın çıkarlarına karşı ülkenin bu sefer kuzeyinde yeni bir hareket olarak Husiler ortaya çıktı. Husiler, bir yandan Şii olmaları nedeniyle Ortadoğu’daki sünni tahakkümün gözünde zaten “öteki” olmasının haricinde Şiiliğin başta İran olmak üzere Amerikan emperyalizmine karşı bir kimliğe dönüşmesiyle beraber Batı’nın tehdit algısı içinde rahatlıkla yerini almıştır. Doğudan kontrol ettkileri Babülmendep boğazındaki güçlü etkileri ve yarattıkları güvenlik tehdidi Batı’nın bölgedeki istikrar arayışına karşı bir biçim almıştır. Bu nedenle Husilerin ABD’nin “terör” listesine neden girdiğini görmek zor olmayacaktır.

Husilerin Suudi Arabistan’la yaşadığı gerginlik Mekke İttifakı’nın meşruiyetinin bahanesi olarak kullanılmaktadır. İsrail’in de uzun yıllardır kullandığı hatta 11 Eylül’de dahi kullanılmış bir yöntem olarak saldırgan tutuma meşru bir kılıf arayışının sonucunda Husiler günah keçisi ilan edilmiştir. Türkiye de kendi güvenliğini doğrudan tehdit etmeyen bir konuda ABD ile kurduğu tek yanlı bağımlılık ilişkisinin bir sonucu olarak yeniden “ileri karakol” görevini büyük bir iştahla kabul etmektedir. Mezhep fanatizminin yarattığı gericilik de Şii kimliğine karşı girişilecek herhangi bir savaşın itici gücü olmaktadır.

Türkiye’nin ulusal güvenlik gündeminde olmayan bir mesele üzerine 20 küsür sene sonra yeniden “tezkere” krizinin içine düşmüş bulunmaktayız. Türk askerinin kimin için ve ne için oraya gittiğini biliyoruz ama bilmezlikten geliyoruz(!)… I. Dünya Savaşı’ndaki Yemen dramı dahi Osmanlı’nın ikbali açısından önemli olmasına rağmen bizi bekleyen muhtemel dramın ne için olduğunu resmi kanallardan duyamıyoruz. Mekke İttifakı, İran ve Çin düşmanlığının belgelenmesi anlamına gelmektedir. Uzun yıllar Çin ile iyi ilişkilere sahip olan Pakistan’ın dahi bu denklemin içinde yer alması uzun vadede makro politikalar açısından düşündürücüdür. Yine ABD’nin düşman gördüğünü düşman göre hevesi içindeyiz. Tercihlerimizin başkaları tarafından belirlenmesi açık bir şekilde güçsüzlük itirafı olmasına rağmen bu iç siyasette hep “tehdide karşı güvenliği sağlama” ve “Türk ordusunun gücünü gösterme” propagandasına yeniliyor… Tıpkı Kore’de, Irak’ta ve ABD adına güç gösterisi yaptığımız her yerde yenildiğimiz gibi…

Ali İHSAN Yazdı…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.