Baş Düşman Yanılgısı: Thälmann, Sosyal Demokrasi; Faşizmin Zaferi
Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246
Ernst Thälmann denildiğinde genellikle akla, Almanya’da faşizmin yükselişi sırasında sol içi bölünmelerde etkili olmuş bir parti lideri gelir. Bununla birlikte, Thälmann’ı faşizme gidişin “başlıca nedenlerinden biri” olarak sunmak tartışmalıdır; mesele, ekonomik bunalım, Weimar siyasal yapısının kırılganlığı, milliyetçi-militarist gelenek ve sermaye çevrelerinin desteği gibi çok boyutlu etkenlerle açıklanmalıdır. Yine de konuya geçmeden önce onun siyasi yaşamına kısaca değinmek gerekir.
Tam adı Ernst Johannes Fritz Thälmann olan bu siyasi figür, 1886’da Hamburg’da dindar bir annenin ve apolitik bir küçük esnaf babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesinin apolitik ve dindar yapısına rağmen Thälmann, erken yaşlardan itibaren farklı bir yönelim sergiledi. İlkokulda en sevdiği dersler halk bilimi ve spor iken, en sevmediği ders din dersiydi. Babasının açtığı, yük taşıma ve kömür satma işleri yapan küçük dükkânda erken yaşta çalışmak zorunda kalan Thälmann, okul ile işi aynı anda yürüttü. Bu yoğun hayat, eğitimini olumsuz etkilemediği gibi, başarılı bir öğrenci olmasına ve ileride benimsediği komünist düşüncenin şekillenmesine katkı sundu. Bu süreci kendisi şu sözlerle dile getirmiştir:
“Halkın yaşamındaki sosyal farklılıkları, müşterilerin alışverişlerinde tespit etmiştim. İşçi kadınların sefalet ve sıkıntı içinde olduklarını, çocuklarının aç kalacağı kadar az alışveriş yaptıklarını; buna karşılık durumu iyi olanların çok daha fazla alışveriş yaptıklarını görüyordum.”
Bu ifadeler, basit görünseler de Thälmann’ın gözlemlediği sınıfsal çelişkileri ve toplumsal eşitsizlikleri açık biçimde yansıtmaktadır. Ailesinin maddi imkânsızlıkları nedeniyle eğitimini sürdüremeyen Thälmann, kısa bir süre babasının dükkânında çalıştı. Ancak emeğinin karşılığını alamadığı düşüncesiyle aile içinde anlaşmazlıklar yaşadı ve Hamburg limanında iş aramaya başladı. Burada grev yapan işçilerle yakınlık kurdu; bu deneyim, onun kendi ifadesiyle yaşadığı ilk “sosyal-politik kavga” oldu ve yaşamı boyunca silinmeyecek bir iz bıraktı.
1903’te Almanya’nın en güçlü işçi partisi olan SPD’ye (Sozialdemokratische Partei Deutschlands) üye oldu; ayrıca Almanya Ticaret, Nakliyeciler ve Karayolu İşçileri Derneği’ne katıldı. Birinci Dünya Savaşı sürecinde SPD’nin hükümete ve savaş kredilerine verdiği desteğe duyduğu tepkiyle USPD’ye (Unabhängige Sozialdemokratische Partei Deutschlands) geçti. USPD’nin sol kanadı 1920’de KPD ile birleşince Thälmann Komünist Parti saflarında yer aldı.
KPD’de yoğun çabaları sonucunda merkez komitesine seçildi. Partinin Komintern’le organik bağları çerçevesinde, 1921 yazında 3. Enternasyonal’in (Komintern) Moskova’daki kongresine delege olarak katıldı ve Lenin’le tanıştı; burada sosyal demokrasiye yönelik sert eleştirilerden etkilendi. Kısa sürede, SPD’yi işçi sınıfının “başlıca siyasal rakibi” olarak gören bir çizgi benimsedi.
23 Ekim 1923’te başlayan Hamburg Ayaklanması’nı organize etti ve bizzat ön saflarda yer aldı; ayaklanma kısa sürede bastırıldı. Thälmann, Die Rote Fahne’de yayımlanan değerlendirmesinde, komünist hareketin henüz hükümete karşı koyacak olgunluğa erişmediğini; başarısızlığın ise parti içi hizipleşmeler ve yanlış taktiklerden kaynaklandığını ileri sürdü. KPD’nin hiziplerden arındırılması ve daha fazla “Bolşevikleşmesi” gerektiğini savundu.
Parti içindeki yükselişi hızla sürdü; entelektüel-propagandacı kimliğiyle öne çıktı ve bir süre sonra, hizipçilik gerekçesiyle partiden uzaklaştırılan Ruth Fischer’in yerine KPD genel başkanı oldu. 1925 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olsa da seçimi Hindenburg’un kazandığı süreç, solun dağınıklığının ve oyların bölünmesinin yarattığı siyasal sonuçları görünür kıldı. 1932 seçimlerinde de benzer bir tablo ortaya çıktı: Naziler hızla güçlenirken, KPD ile SPD arasındaki keskin rekabet birleşik bir işçi cephesinin oluşmasını engelledi.
Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinin ardından Thälmann tutuklandı; önce Berlin-Moabit’te ve çeşitli cezaevlerinde tutuldu, ardından Buchenwald toplama kampına sevk edildi. Yaklaşık on bir yıl ağır tecrit ve kötü koşullar altında kaldı; 18 Ağustos 1944’te Buchenwald’da SS tarafından kurşuna dizilerek idam edildi.
Thälmann’ın yaşamı, mücadeleci yönüyle örnek teşkil etse de tarih yazımında, sosyal demokrasiyi “baş düşman” olarak hedef almasının Nazizmin yükselişinde dolaylı bir rol oynadığı sıkça tartışılır. Bununla birlikte, sorumluluğun yalnızca KPD’ye veya Thälmann’a yüklenmesi isabetli değildir. Sosyal demokrat hareket, Bolşevikleşmeye ilkesel olarak karşı durmuş, parlamenter-reformist stratejiyi savunmuş ve devrimci şiddet yöntemlerine mesafeli kalmıştır. Dolayısıyla sol içi ayrışmanın derinleşmesinde birden çok etken ve aktör pay sahibidir. Thälmann ise, dönemin birçok komünist entelektüeli gibi, özünde proleter devrimi hedefleyen, işçi sınıfının haklarını savunan bir devrimci olarak değerlendirilmelidir. Bu yazıyı Thälmann’ın basit fakat bir o kadar anlamlı sözüyle noktalamak istiyorum:
“Faşizm, burjuvazinin silahlı ordusudur; işçi sınıfı birleşmediği sürece özgürlüğünü kaybedecek.”