Sol, Bu Topraklarla Bütünleşerek Güçlenir! – Kemal AKSOY

28.02.2025
92
Okuma Süresi: 10 dakika
A+
A-

Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

“Bir şarkı olmalı, özlemi söyleyen 

 Bu koyu günlerden yarına ses veren”

Türkiye’de son 30 yılda sol’a atfedilen birçok söylem, kavram ve anlam esasında, solun kendi içerisinde yaşadığı ciddi bir yabancılaşmanın ürünüydü. 1960’lardan önce “umacı” olarak görülen, 1960’lardan sonra kitleselleşmeye başlayan, 1970’lerde ciddi bir güç haline gelen ve bunun karşısında 1980 Askeri Darbesi’nin en ağır hedef aldığı kesim olarak Türkiye’deki sol hareket, 1990’larda büyük bir yıkım sürecine sürüklendi. 

Nihayetinde gelinen nokta, “sol”un kavramsal olarak toplum nezdinde yeniden “umacı” hale getirilmesi oldu. Bugün siyasi iktidarın ve medya ve düşün sahasındaki aparatlarının sayesinde ve “sol” kavramını istismar edenlerin, ona solun bütün karşıtlık duyacağı fikir ve söylemleri boca eden “sahte solcuların” iş birliğiyle, solculuk kendi toplumuna yabancılaştırıldı. Artık ana kaygılar, geçmişte olduğu gibi topraksız köylülerin varlığı, işçi sınıfının üzerinde her geçen gün dönmeye devam eden sömürü çarkları, sermaye kesimlerinin çıkarlarını toplumsal çıkarların üzerinde görmesi, laikliğe yönelik saldırıların artması, cumhuriyet değerlerinin her geçen gün daha fazla aşındırılması ve Türkiye’nin emperyalist ülkelere siyasi, iktisadi, sosyal açıdan bağımlılığının her geçen gün kat be kat artması değildi. Artık kimlik siyaseti üzerinden, toplumun güncel ve yakıcı sorunlarıyla ilintisi olmayan, popülist söylemlere batmış ve bazen de tersine inatçı bir radikalizme bulanmış lümpen bir solculuk anlayışı hakim oldu Türkiye’de.

“Sınıfsal” bakışın terk edilerek “kimlik siyasetine” eklemlenen, tarihsel birikimi “eski tüfekçilik” denilerek yadsınan, Türkiye’den ve Türk Ulusu’ndan koparılan bir “solculuk” muteber kabul edildiOysa, Türkiye’de sol, temsil ettiği ilericiliğiyle, demokratik değerlerle, tam bağımsızlık anlayışıyla, laik cumhuriyet değerlerine bağlılığıyla, 20.yüzyılın ilk anti-emperyalist zaferine, Milli Kurtuluş Savaşı’na beslediği büyük saygı ve onlardan aldığı “Kuvay-ı Milliyeci” ruhla, taban buldu, kitleselleşti, büyüdü ve güçlendi.

Çıkar çevrelerinin, komprador burjuvazinin, emperyalizmle ve sermaye çevreleriyle işbirliği içerisindeki bürokrasinin bütün varlığına karşı açıktan taraf olan, Türkiye’de düzenin neden bozuk olduğunu sorgulayan, o düzeni değiştirmek isteyen, bunun için tam bağımsızlıkçı, aydınlanmacı ve devrimci bir anlayışı içselleştirerek mücadele veren bir sol vardı bir zamanlar ve evet bu sol, bu toprakların, Türkiye’nin soluydu, Türk solu’ydu

Etnik, dini, mezhepsel ayrımlarla parçalanmaya karşı, bir ulus çatısı altında, Türkiye’nin nesnel koşullarını okuyarak ve Türkiye’nin bağımsızlığını nasıl elde ettiğini, cumhuriyetini ne şartlarda nasıl devrimci metodlarla kurduğunu bilerek hareket eden bir sol vardı.

Bugün, sahte solculuğun nezdinde “şovenizm”le eş anlamlı görülen milliyetçilik o dönemki sol için, Türkiye’nin ilerici kazanımlarının mimarı olan düşünsel akımlardan biri idi. Bugün, milliyetçiliği şovenizm olarak gören sözde “solcu” ve “sosyalist” kesimlerin, saygıyla andıkları Sadun Aren,  “ırk, dil ve din farkı aranmayan Türkiye insanlarının dış aleme karşı mutlak ve pürüzsüz istiklali”dir.[1] Diyordu Yön Dergisi’nde 21 Kasım 1962 tarihli sayısındaki “SBF ve Atatürk” başlıklı yazısında. Türkiye Sosyalist Hareketi’nin önemli düşün insanlarından olan, bugün kimlik siyasetinin temsilcisi olan kesimlerin vefat yıl dönümlerinde anma mesajlarıyla andıkları, Hikmet Kıvılcımlı da milliyetçilik için; Türkiye’nin en az 40 yıllık yanılgısı ve yenilgisi, milliyetçilik sözcüğünün sosyalizmden başka hiçbir anlama gelemeyeceğinin bir türlü kavranılmak istenmeyişinden doğmuştur”. Demekten geri kalmıyordu.

Öte yandan Kemalist olmak bugünkü sahte solculuğun ve sosyalistlliğin dilinde faşist olmakla eş değer iken, Behice Boran’lar, Mihri Belli’ler, yine Sadun Aren’ler ve Hikmet Kıvılcımlı’lar, Kemalizmi, Türkiye’yi emperyalizm ve saltanat-hilafet rejiminden kurtaran ilerici bir devrimin düşünsel birikimi olarak görüyorlar ve saygı duyuyorlardı. 

Hakeza aynı şey sadece Sosyalistler için değil, Sosyal Demokratlar için de geçerli idi. 1970’lerde Sosyal Demokrasi’yi ya da başka bir değişle Demokratik Sol’u Türkiye için çıkış noktası olarak gören aydınların büyük kısmı için Kemalizm ve Türk Devrimi, Türkiye’nin ilericiliğin ve çağdaşlaşmasının o güne kadar ki en radikal, en devrimci ve en güçlü ifadesiydi. Ancak yine 1970’lerde solun genelinde başlayan Kemalizmden yavaş yavaş uzaklaşma süreci 1980’lerden sonra bambaşka bir noktaya evrildi. Kimi zamanların hızlı solcuları, Özal’ların danışmanları oluverdiler. Kimi zamanların hızlı solcuları, saygın iş adamları olarak karşımıza çıkıverdiler. Kimi zamanların hızlı solcuları, sağcılığın, tutuculuğun, laiklik düşmanlığının borazanı haline geldiler.

1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile de sol bir diğer büyük darbeyi yedi Türkiye’de. “Reel Sosyalizm” eleştirileri adı altında yapılan eleştiriler, bir süre sonra Sovyetler Birliği deneyinde yapılan hataları tespit etmenin ötesine geçti. Marksizmin en temel esasları dahi cepheden bir saldırıya maruz bırakıldı. İlginç bir şekilde Kemalizm de Sosyalizm de benzer dönemlerde benzer yaralar aldılar. Ama en önemlisi sol en büyük yarayı alan oldu. 

1990’ların sonunda dünyada esen “Yeni Sol”, solun apaçık bir reddiyesi, Tony Blair’in bizim Türkiye’deki sosyal demokratların umudu olarak görülen ama esasında kapitalizme ellerini kaldırarak tam anlamıyla teslim olan bir Sosyal Demokrasi anlatısı olan “Üçüncü Yol” akımı, öyle sahiplenildi öyle içselleştirildi ki. Hakeza ÖDP’lerle başlayan, bugün TİP’lerle devam eden Sol Popülizm, sol’a neo-liberalizm zehrini öyle bir enjekte etti ki, bugün solu gerçek anlamda savunmak bir “günah”, solcuyum demek ise solcu olmaktan başka her şey oldu. Post-Kemalist olmak, kimlik siyasetinin kuyrukçuluğunu yapmak solcu olmanın şartları kabul edildi. 

Oysa ne diyordu Ahmet Taner Kışlalı, “Türkiye’de Kemalizmden soyutlanan bir sol partinin başarı şansı yoktur! Kemalizmden soyutlanan sol, geçmişte -kaçınılmaz olarak- kitlelerden de soyutlandı. Yalnızlık umutsuzluğu, umutsuzluk şiddeti getirdi. Bugün artık sol sapma olanağı da kalmadı. Kemalizmden soyutlanan sol (!) için artık tek seçenek sağ sapmadır.”

Türkiye’de “sağdaki boşluk dolmadı, doldurmak lazım” diyen, sağcıları dinleye dinleye, aydınlanmacı düşünceyi tukaka ilan ede ede, laikliği paranoya ile eş tuta tuta, sınıf kavramını demode bula bula gelinen nokta budur… Apaçık bir iflas, karanlıklara hapsolmuş bir körlüktür.

Ama korkmayalım, çözüm de bellidir. Çözüm, bu topraklara ayakları sağlam basan bir soldur. Dünyadan kopmayan, ancak alın terini akıttığı yurt toprağını namusu gibi savunan, laf ola beri gele diye değil, hakikaten bu ülkenin her bir şehrindeki o kenar mahalleleri ciddiye alan, köylerinde tarlada çalışan kadını yalnızca festival filmlerinde değil, su başlarında, ellerinde çapasıyla tarlada çalışırken de hatıra getiren, emeğini üç kuruşa satarak hayatta kalmaya çalışan işçiyi sadece slogandan slogana değil, her eylem ve direnişte destekleyen bir sol, yani tam manasıyla emekten yana, tam bağımsızlıkçı, laik, devrimci ve milli bir sol. Yüreğimizin en derinlerinden ağzımızdaki sözlerimize ve kalem tutan ellerimize fışkıran bir inançla biz bunu istiyoruz!


 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.