KENT-İŞÇİ SORUNUNA VE YÜKSELEN SAĞ’A BURSA’DAN BİR BAKIŞ

03.12.2025
48
Okuma Süresi: 14 dakika
A+
A-
KENT-İŞÇİ SORUNUNA VE YÜKSELEN SAĞ’A BURSA’DAN BİR BAKIŞ

Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

Her geçen gün MESEM’li, meslek liseli veya lise eğitimini tamamlayamamış çırak gençlerimizi birer birer kaybediyoruz. Türkiye’de artık gençler rahat yaşamak pahasına illegal işlere mecbur bırakılıyorlar. Bunun dışında kalmak isteyen temiz gençler ise düzgün bir hayat yaşamak için sadece önlerinde ucuz işçi olma veya adam kayırmayla bir şekilde kendini memuriyete atmakta buluyorlar. Tüm bunları detaylıca kendi perspektifimden büyük kentlerde yaşayan gençlerin nasıl tarikat-mafya-işçi üçgenine sürüklendiğini sayın okurumuza aktarmaya çalışacağım.

21. yüzyıl Türkiye’sinde bazı kentler yaratıldı. AKP-sermaye ittifakı bu kentlerde öyle bir düzen kurdu ki orta-alt sınıf ailelerin önünde sadece mavi yaka ucuz işçi gücü olmak vardır. Beyaz yaka işçi olmak bile bu kentlerde sınıfsaldır. Bu kentlerde yaşayan yoksul insanların tek çaresi sadece o şehirlerde var olan var olan sanayiye ucuz iş gücü olmaktır. Kocaeli, Karabük, Bursa, Gaziantep, Adana gibi sanayi kentlerinde yaşayan insanlar mecburi olarak bu duruma iktidar tarafından düşürülmektedir. Ben Bursa’da doğdum üniversiteye kadar hem tarım sanayisinin hem tekstil sanayisinin yoğun olduğu Gürsu’da büyüdüm. Ortaokuldayken yazları, arkadaşlarımın çoğu tarlaya ya da ‘okumaya hevesi’ olmayan arkadaşlarım kalıcı olarak çıraklığa giderdi. Ben tarlaya gitmezdim çünkü hem iş çok ağır hem de bu iş için tanıdık ve düzgün bir çavuş bulmak gerekliydi. Tarlada önceleri mevsimlik işçi olarak çalışmış ve hala her yaz tarlada çalışan arkadaşlarımın aktardıklarına göre çavuşlar bazen parayı aksatırlar haftalık yevmiyeyi iş sonu yani 3-4 hafta sonra verirlermiş. Çavuşlar bazen işçilere yevmiyeyi az söyleyip kişi başı kestiği parayı cepledikleri de olurmuş. Ayrıyeten çavuşlar hiç çalışmadan çift yevmiye alırlar bu da cabası. İş dağılımında da bir ücret haksızlığı söz konusu. Tarla işi 4 ana işten oluşur merdivenciler, kovacılar, tezgahçılar, ara-orta. 2 Merdivenci kenarlardaki ulaşılabilen meyveleri toplar, ara-ortacılar merdivencilerin ulaşamadığı uç ve iç kısımdaki meyveleri toplar, kovacılar bu meyveleri kovalar doldukça koşar tezgaha götürür, tezgah ise meyveleri sandıklara yerleştirir. Bu saydıklarımdan en zoru kovacılardır hep bir hareket hep bir çalışma söz konusudur dinlenme neredeyse yoktur. Tezgah ise en kolayıdır yapılan sadece gelen kovaları sandığa yerleştirmektir. Büyük bir emek farkına rağmen tezgahçılar da merdivenciler de ara-ortacılar da kovacılar da gün sonunda aynı yevmiyeyi alırlar. Çoğunlukla 14-15 yaş ortalamasındaki çocuklar buralara yazın boş kalmamak için aile zoruyla veya yazın evden kaçıp harçlık çıkarmak için çalışırlar. Bu ortalamadan daha düşük yaştakilere bazen daha az yevmiye verildiği de olur. Her sabah üstü açık transit marka araçlarla sabah 7 öğlen 5 tam olarak 10 saat çalışılır. Mevsimlik işçilerin sigortaları olmadığı için bir sakatlanma durumunda hayatları tamamıyle patronun inisiyatifine bağlıdır. Tabii bu saydığım haksızlıkların hepsi kontratsız belli başlı çavuşlarla ilçeden gelen işçilere yapılanlar. Kontratlı şehir dışından gelen mevsimlik işçilerin konaklaması, yemesi-içmesi, sigortası yapılır. Her ay meyveye don da vursa dolu da vursa maaşlarını alırlar. Buradan anlaşılan o ki 70 senelik mücadele bir nebze de olsa iyi bir sonuç vermişe benziyor.

Önceki paragrafta anlattığım arkadaşlarımın bana aktardığı deneyimlerdi. Birazdan aktaracaklarım kendi deneyimlerim. Babam yaklaşık 30 senedir Yıldırım oto sanayide çalıştığı için tanıdıkları fazlaydı ben de hem iş öğrenmek için ayrıyeten ufak da olsa para kazanmak için hem de yazın boş kalmamak için oto sanayide çalıştım. Öyle ustalarla tanıştım ki çırakları köle gibi çalıştırıp üstelik doğru düzgün iş öğretmeyip sadece ayak işi yaptırıp haftalık 2000-4000 (bu ücret 2025 çırak ücretidir) liraya çalıştırıldığına tanık oldum, gördüm. Sigortasız çocuk çırakların dayak yiye yiye iş yaptırıldıklarına şahit oldum. Burada çalışan çocukların büyük çoğunluğu küçük yaşta babasını kaybetmiş ve ailesine bakmakla yükümlü olanlar, okuması yarıda kesilip liseden alınanlar, MESEM’de staj yapanlar, meslek lisesinde okuyup staja gelen öğrencilerden oluşuyor. Bu kişileri ekonomik çöküntü öyle bir vurmuş ki birçoğu siyasetle, sosyalizmle, ideolojilerle ne ilgilenebiliyorlar ne de okuma yapabiliyorlar. Bu sadece zamanlarının olmamasından kaynaklı da değil, eğitimin niteliğinin kaybettirilmesi de çok büyük etken birazdan değineceğim. Bu çocukların günlük hayattaki dertleri “Usta beni kovacak mı?”, “Usta haftalığımı arttıracak mı?”, “Bu cumartesi iş öğlene kadar mı yoksa tam gün mü?” gibi dertler. Bu yüzden de bu kişilerin dünyasını anadan-babadan, etraftan, ustadan ne gördüyse o oluşturuyor.

AKP-sermaye ittifakı öyle ‘güzel’ bir sistem kurmuş ki bu şehirlerde alt-orta halli biri olup sermayeye iş gücü olmamak mümkün değil. Asıl mevzu şu: sermaye-işçi çelişkisi bu kadar derinleşmişken bu insanları niye ikna edemiyoruz neden onları ülkücü tabanlı sağ popülist siyasilere kaybediyoruz? Sosyalizm, komünizm, proletarya, burjuva, devrim gibi sözcüklerden neden bu kadar korkuyorlar? Asıl tahlil edilmesi gereken budur. Kendini sosyalist-komünist parti belleyen partiler sermaye-işçi çelişkisinin bu kadar derinleştiği bu dönemde insanları bir şekilde ikna edip örgütleyemiyorsa artık birilerinin öz eleştiri vermesinin vakti geldi de geçiyor.

Günümüz iktidarı eğitim sisteminin bilerek çürütülmesi yoluyla kendi gençlerinin ücretsiz ve nitelikli eğitim hakkını elinden almıştır. Eskiden Türkiye; köy enstitülerinden, Siyasal Bilgiler Fakültesinden, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinden, İstanbul Üniversitesi’nden taşradan kalkıp gelmiş kişileri aydın olarak yetiştirebilirken artık bu taşra kentler sermayenin ucuz iş gücü haline getirilmiştir. Gençlerin yaşam hakkını da bir avuç sermayedarın insiyatifine bırakmıştır. Eğitimdeki bu çürümenin başlangıcı İmam Hatip’lilerin kamuda önemli pozisyonlarda bürokrat olmaya başlamasına kadar hatta ve hatta Adnan Menderes’e kadar götürülebilir. Uğur Mumcu 1987’de yazdığı yazılarda bu konuya derinlikle değinmiş ve İmam Hatip çıkışlı öğrencilerin bürokraside yer olmaması gerektiğini nedenleriyle birlikte belli başlı örneklerle destekleyerek açıklamıştır. Geçmişten süregelen eğitimde çürüme AKP ile birlikte en zirve noktasına ulaşmıştır. Her ile üniversite açma projesi, mahalle okulu sistemi, 4+4+4 sistemleri ile bilerek eğitim sisteminin sinir uçlarıyla oynanmış mafya-tarikat-işçi üçgeninin temeli atılmıştır. Fakirlik sınırının altında bir ailede doğduysan ya yukarıda anlattığım gibi haftalık 2000-4000 liraya çırak olacaksın canını ustalara emanet edeceksin veya meslek lisesinden çıkıp iş bulabilirsen açlık sınırın altındaki asgari ücretle çalışacaksın ya da bir şekilde TÜGVA’yla, gençlik kollarıyla vs. iktidar saflarına katılacaksın ya da mafyatik örgütlere katılıp torbacı veya tetikçi olacaksın. Bu mide bulandırıcı geleceği gençlere dayatanlar utanmadan ‘ya seveceksin ya da defolup gideceksin’ demekten de asla geri durmadılar.

İlk paragraflarda anlattığım kişilerin dediğim gibi çoğu eğitimi yarıda kesilmiş ya da “Bu çocuktan bir halt olmaz.” denilerek eğitimden mahrum bırakılmış veya ebeveynini kaybetmiş ailesine bakmaktan sorumlu kişilerden oluşuyor. Hiç kimse insani koşulların dışında, sigortasız, fakirlik sınırının altında bir maaşla, eski usul dayakla iş öğretildiği bir mesleği yapmak istemez. Günümüzdeki gençler iş beğenmiyor denilen iş de budur. Son senelerde konuşulduğu gibi “okumayın gençler oto sanayide usta olun işsiz kalmazsınız parayı vurursunuz ha” diye tavsiyeler veren akademisyenlerin bir an için kendi fildişi kulelerinden çıkıp bu çocuk çırakların ne kadar kötü koşullar altında çalıştıklarını artık farkına varmalı ve bu saçma söylemden vazgeçmelidir.

AKP iktidarının asıl amaçlarından biri de gençleri siyasi olarak yönlendirip sermayeye ve kendilerine mecbur olduklarını hissettirmektir. Özellikle kontrollü bir muhalefetle birlikte gençler siyasetten uzaklaştırılıyor ya da sağ popülist siyasetin kollarına düşürülüyorlar. Gençlerin sosyalist-komünist terminolojiden korkmasının tek nedeni nitelikli eğitimden mahrum bırakılmasından değil; aynı zamanda sermaye ve iktidar medyası eliyle bu kavramların yıllardır ‘vatan hainliği’ ve ‘terör’ ile ilişkilendirilerek sistematik olarak şeytanlaştırılmasıdır. Bu durum, özellikle sanayi kentlerindeki yerel MÜSİAD tabanlı sermaye gruplarının ve ülkücü tabanlı yerel siyasetçilerin söylemiyle birleşerek, gençlerin siyasi yelpazede faşist bir düzleme oturmasına zemin hazırlıyor. Bu duruma yakın zamanda Elon Musk’ın Twitter platformunu satın aldıktan sonra Alman seçimlerinde hiç gizlemeden AfD’ye destek vermesini,  yayınlarını desteklemesini ve sosyal medya platformlarındaki propagandalarını reklam etmesiyle %10 civarı bir oy alması buna bir örnektir. Bu aşırı-sağ’a aktarılan sermayenin görünen bir kısmıdır, görünmeyeni varın siz düşünün.

Gelelim bu sorunların çözümüne. Doğan Avcıoğlu, Fransa’da eğitim görürken, her yurt dışına okumaya giden aydının aklına gelen o soru onun da aklına gelmişti:“Bizi hor görenlerin seviyesine nasıl geliriz, Türkiye’yi nasıl değiştiririz.”. Aslında ilk sorunun cevabı belli; üretime dayalı, kamucu, ucuz iş gücü kaynağı olarak görülmeyen, gençlerini bilerek ve isteyerek ücretsiz nitelikli eğitimden mahrum bırakmamış bir Türkiye. Daha doğrusu ,günümüze uyarlamak gerekirse, kendi gençlerini mafya-tarikat-işçilik üçgeninden çıkarabilmiş bir Türkiye. Çünkü dediğim gibi şu an Türkiye’de iktidar insanlara üç seçenek sunuyor; ya illegal çetelere katılacaksın fedai veya torbacı olacaksın ya da AKP’nin saflarına katılacaksın iktidardan yana olacaksın ya da el emeğini satıp işçi olacaksın. Türkiye bu üçgeni kıramadığı sürece kendi içinden tekrardan ne bir Avcıoğlu ne de Ahmet Arslan çıkarabilmesi mümkün değildir. Neyse, Avcıoğlu’nun sözüne dönecek olursam; ilk cümlede bir sıkıntımız yok bizim bir tahlilimiz var, bu tamam! “Türkiye’yi nasıl değiştireceğiz?” sorusu bu noktada çok daha önemli ve aşılması çok daha zor. Bizim bu tahlilleri gerçekleştirebilmemiz için nüfusça çoğunluk olan ilk paragrafta bahsettiğim gençleri ikna etmeli, onlarla birlikte yürümeliyiz. Tüm sosyalist partilerin kendi yankı odalarından bir an olsa çıkıp ‘en iyi sosyalizm bizimkisi’ yarışından sıyrılıp Türkiye’nin iktidar değişimlerinde her zaman çok fazla efektif olan taşra ve sanayi kentlerindeki gençleri ikna etmeli ve sendikal örgütlenmelerini daha da genişletmelidir. Asıl çözüme insanlara anlamadığı dilden konuşup onların kafasını bulandırmakla değil, gerçek hayattan örneklerle onlara açıklayarak ulaşabiliriz…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.