Sosyalizm ve Ulus-Devlet: Yeni Sevr’e Karşı Mücadele – Süvari Gürcan
Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246
“…sosyalistler yurt kavramına yüz çevirmezler, tersine ulusun bağımsızlığı tehlikeye girince dört elle sarılırlar ona…”
Jean Jaurés
Sosyalizm, temelde enternasyonalist bir ideoloji olarak, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya hedefler; ancak bu hedefe ulaşma sürecinde ulus-devletin rolü, sosyalist hareketlerin tarihsel pratiğinde ve teorik yazınında farklı açılardan ele alınmıştır. Komünizmin teorisyenleri Karl Marx ve Friedrich Engels, ulus-devleti burjuvazinin sınıfsal egemenliğini sürdürmek için kullandığı bir araç olarak görmüşlerse de, sosyalist mücadelelerin ulusal bağlamda örgütlenmesi gerektiğini savunarak ulus-devletin sosyalistlerce görmezden gelinemeyeceğini salık verirler. Lenin ise, özellikle ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını vurgularken, ulus-devletin anti-emperyalist mücadelelerde bir kale olabileceğini belirtmiştir. Bu noktada, Joseph Stalin ve Mao Zedong’un ulus-devlet konusundaki yaklaşımlarına da kısaca değinmek yerinde olacaktır. Stalin, ulus-devleti, sosyalist devrimin inşasında bir araç olarak görmüş ve ulusal sorunun sosyalist bir çerçevede çözülebileceğini savunmuştur. Ona göre, ulus, ortak dil, tarih ve kültürle şekillenmiş bir topluluk olarak tanımlanabilir ve sosyalist devlet, farklı ulusların eşitlik temelinde bir arada yaşayabileceği bir yapı kurmasını ifade eder. Stalin’in bu görüşü, Sovyetler Birliği’nde çok uluslu bir sosyalist devletin kurulmasında etkili olmuşsa da uygulamada merkeziyetçi eğilimler nedeniyle tartışmalara da yol açmıştır. Mao Zedong ise, özellikle Çin’in sömürgecilik ve feodalizmle şekillenmiş koşullarından hareketle, ulus-devleti ulusal kurtuluşun ve halk egemenliğinin bir aracı olarak değerlendirmiştir. Mao, sosyalist devrime geçiş sürecinde ulus-devletin, farklı sınıfların anti-emperyalist ittifakını sağlayacak bir yapı olarak kullanılabileceğini öne sürmüş, ancak aslolan hedefin enternasyonalist bir dünya düzeni olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda, sosyalizmin ulus-devleti tamamen reddettiğini söylemek pek akla uygun bir değerlendirme olmaz; aksine, onu emekçi sınıfların çıkarları doğrultusunda dönüştürmeyi ve kullanmayı hedeflediğini anlamak gerekir. Sosyalist bir Türkiye inşası için mücadele verilirken bu meselenin Türkiye özelindeki önemine temas edersek; ulus-devletin, hem tarihsel hem de güncel açıdan, sosyalistlerin, yurtseverlerin ve ilericilerin ortak mücadele zemini olarak kritik bir öneme sahip olduğunu belirtebiliriz.
Türkiye Cumhuriyeti, 20. yüzyılın başında emperyalist işgale karşı verilen Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın zafere ulaşmasıyla kurulmuştur. Bu mücadelenin, yalnızca bir bağımsızlık savaşı olmadığı, aynı zamanda modern, laik ve üniter bir ulus-devletin temellerini atan devrim olarak döneme damgasını vurmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Kemalist Devrim, o dönemin koşullarında ilerici bir karaktere sahipti ve emperyalizme karşı bağımsızlık direnişinin sembolü olmuştur. Ancak, Türkiye ulus-devleti, düşünülenin aksine kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliği altında şekillendiği için, sosyalist açıdan bakıldığında, emekçi sınıfların tam anlamıyla özgürleşmesini sağlayacak bir yapıya dönüşememiştir. Yine de, ulus-devletin varlığı, Türkiye’nin bağımsızlığını koruma ve emperyalist tahakküme karşı koyma noktasında vazgeçilmez bir dayanaktır. Bugün, kapitalizmin ve emperyalizmin ulus-devlete yönelik saldırıları, bu yapının önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Kapitalizm, vahşi tabiatı gereği sınırları aşan ve ulus-devletleri zayıflatarak küresel sermayenin hareket serbestliğini artırmayı hedefleyen bir sistemken, emperyalizm ise bu sürecin en alçakça ileri biçimi olarak, ulus-devletlerin egemenliğini erozyona uğratır; özelleştirmeler, serbest ticaret anlaşmaları ve uluslararası finans kurumlarının dayatmalarıyla ülkeleri bağımlı hale getirir. Türkiye’de bu erozyon sürecine baktığımızda, özellikle 1980’lerden itibaren neoliberal politikalarla hız kazandığını ve 2000’li yıllarda AKP hükümetleriyle doruğa ulaştığını görebilmekteyiz. IMF ve Dünya Bankası programları, yerli üretimin çökertilmesi, sermaye çetelerinin önünün açılması, kamu varlıklarının özelleştirilmesi ve finansal bağımlılık, Türkiye’nin ulusal egemenliğini tehdit eden başlıca unsurlar olmuştur. Bu açıdan, ulus-devletin varlığı, yalnızca bir idari yapı değil, aynı zamanda emperyalizme karşı halkın kolektif mücadelesini temsil eden bir savunma hattıdır. Ulus-devletin zayıflatılması, emekçi sınıfların haklarını koruma gücünü de doğrudan baltalar çünkü toplumsal eşitlik ve adalet, sosyal refah politikaları, işçi hakları ve kamusal hizmetler, ancak güçlü bir ulusal egemenlik ile sürdürülerek güvence altında tutulabilir.
Türkiye’de ulus-devlete karşı olan yapılar, bu bağlamda, emperyalizmin dolaylı ya da doğrudan uzantıları olarak değerlendirilmelidir. Güncele baktığımızda PKK, bu yapıların başında gelmektedir. PKK, yalnızca şiddet eylemleriyle değil, aynı zamanda etnik bölücülüğü körükleyerek Türkiye’nin üniter yapısını hedef almıştır. PKK’nın söylemi, kimi zaman “özgürlük” ve “demokrasi” gibi kavramlarla soslanarak propaganda edilse de, Kürt halkının özgürlüğü için öne sürdükleri mücadele tamamen Kürt burjuvazisinin palazlanmasıyla ve tarihsel olarak emperyalist güçlerin bölgedeki “böl ve yönet” stratejisiyle uyumludur. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde, PKK’nın ABD ve diğer Batılı güçlerle ilişkileri, bu örgütün anti-emperyalist bir karakter taşımadığını açıkça ortaya koymuştur. Bu noktada, PKK’nın eylemlerini Marksist-Leninist bir mücadele olarak sunmaya çalışan bazı sözde sol çevrelerin, örgütün emperyalist güçlerle girdiği açık işbirliğini görmezden geldiği ya da bilinçli olarak çarpıttığı dikkatten kaçmamalı. Marksist-Leninist ilkeler, anti-emperyalizmi ve halkların bağımsızlığını merkeze alırken, bu örgütün ABD’nin Ortadoğu’daki vekalet savaşlarında bir araç haline gelmesi, bu söylemin ideolojik bir maske olarak kullanıldığını göstermektedir. Emperyalizmin bölgedeki taşeronluğunu yapan bir örgütü, sosyalist mücadeleyle bağdaştırmak, sosyalizme ihanet etmekten başka bir şey olamaz. Benzer şekilde, yine bazı sözde sol çevreler ve liberaller ulus-devleti “otokratik” veya “baskıcı” bir yapı olarak eleştirirken, farkında olmadan -bunun mümkün olmayacağını onların birer utanmaz “yetmez ama evetçi” olduğunu biliyoruz- ya da bilerek, küresel sermayenin ulus-devlet karşıtı ajandasına hizmet ediyorlar. Bu gruplar, ulus-devletin yerine etnik ya da mezhepsel temelli bir siyasal düzeni savunarak, Türkiye’yi Yugoslavya’nın etnik çatışmalarla parçalanması veya Lübnan’ın mezhepsel temelli siyasi düzeniyle iç savaş ve istikrarsızlığa sürüklenmesi gibi bir kaosa sürükleme riski bulundurduklarını ifade edebiliriz. Bilinmelidir ki Lübnan, zayıf bir devlet yapısının ve mezhepsel bölünmelerin, emperyalist müdahalelerle birleştiğinde, bir ülkeyi nasıl kırılgan hale getirdiğinin acı bir örneğidir.
Son dönemde gündeme gelen “yeni anayasa” tartışmaları ve emperyalist terör örgütü PKK ile başlatılan “yeni barış süreci”, bu riskleri daha da görünür kılıyor. Genişletilmiş Cumhur İttifakı ve aparatlarının yeni anayasa önerileri, genellikle üniter yapıyı zedeleyecek şekilde federal ya da özerk yönetim modellerini dayatma eğilimindedir. Bu tür bir değişim, Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü tehdit etmekte ve bunun Sevr Antlaşması’nın modern bir versiyonu olduğunu ifade etmek pek de yanlış olmaz. Çünkü Sevr, 20. yüzyılın başında Anadolu’yu parçalamayı ve emperyalist güçlerin egemenliğine teslim etmeyi amaçlayan ölü doğmuş bir projeyken; bugün, “demokrasi” ve “barış” gibi kulağa hoş gelen kavramlar altında yeniden canlandırılmaya çalışılmaktadır. PKK ile yapılan görüşmeler, örgütün silah bırakması ya da barışçıl bir çözüme ulaşması hedefiyle sunulsa da, tarihsel deneyim, bu tür süreçlerin genellikle Türkiye’nin ulusal birliğini zayıflatma yönünde kullanıldığını gösterir. 2013-2015 arasındaki “çözüm süreci”nin, PKK’nın güçlenmesine ve şehirlerde silahlı yapılar kurmasına olanak tanıması, bu tehlikenin somut bir örneği olarak hafızalarımızda durmaktadır.
Bu koşullarda ilericiler, yurtseverler, sosyalistler ve Kemalistler olarak ne yapmalıyız üzerine tartışmalı ve hızlıca ana ekseni kurarak ilerlemeliyiz. Bu yüzden öncelikle, ortak bir mücadele hattı oluşturulmalıdır. Bu hat, anti-emperyalizm ve ulusal bağımsızlık ilkeleri üzerine inşa edilmelidir. Sosyalistler, ulus-devletin burjuva karakterini eleştirirken, onun emperyalizme karşı bir savunma aracı olarak önemini göz ardı etmemelidir. Kemalistler ise, ulus-devletin ilerici kazanımlarını korurken, sosyalist temelde emekçi sınıfların çıkarlarını merkeze alan bir dönüşümü savunabilmelidir. Yurtseverlik, bu bağlamda, sınıf bilinciyle birleştiğinde anlam kazanır çünkü gerçek yurtseverlik, halkın sömürüden kurtuluşunu ve bağımsız bir ülkeyi hedefler. İlericiler, bu ortak zeminde, etnik ve mezhepsel bölücülüğe karşı net bir duruş sergilemelidir. PKK’nın ve onun siyasi uzantılarının, emperyalizmin taşeronu olarak hareket ettiği gerçeği ıskalanmamalıdır.
Mücadele hattı, yalnızca söylemle sınırlı kalmamalı örgütlü bir hareketle desteklenmelidir. İşçi sınıfının ve emekçi halkın örgütlenmesi, bu mücadelenin temel dinamiğidir. Sendikalar, meslek odaları ve halk örgütleri, ulus-devletin korunması ve sosyalist bir dönüşüm için bir araya gelmelidir. Yeni anayasa dayatmalarına karşı, üniter yapıyı ve laikliği koruyan, emekçi sınıfların haklarını önceleyen bir anayasa talebi yükseltilmelidir. Barış süreci adı altında yürütülen görüşmeler, şeffaf bir şekilde izlenmeli ve halkın bu süreçlere karşı cumhuriyet mevzisinde bilinçlenmesi için çalışmalar yürütülmelidir. Bu gizli komisyonlarda barışın çıkmayacağını, emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin “Yeni Sevr” projesiyle ülkemize yeniden ateşi ve ihaneti göstereceği gerçeğini ortaya koyarak buna karşı İkinci Kurtuluş Savaşı ruhunu canlandıracak bir halk hareketi örgütlenmelidir.
Sonuç olarak, Türkiye’de ulus-devlet, emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadelenin hâlâ en önemli mevzisidir. Sosyalistler, Kemalistler, yurtseverler ve ilericiler, bu mevziyi korumak ve onu emekçi halkın çıkarları doğrultusunda dönüştürmek için devrimci cumhuriyet mevzisinde mücadeleye girişmelidir. Yeni anayasa ve barış süreci gibi girişimler, dikkatle izlenmeli ve emperyalist projelere karşı muhakkak uyanık olunmalıdır. Türkiye, ancak anti-emperyalist, halkçı ve sosyalist bir mücadeleyle bağımsızlığını ve birliğini koruyabilir.
Kardeşler, yurttaşlar; Sosyalist Kültür Fanzin‘in 6. sayısında okuduğum doğru bir ifadeden yola çıkarak yazımı noktalıyorum: “Bu mücadele, ne bir nostalji ne de bir hayal; aksine, tarihsel bir zorunluluktur!”