Anlamsızlığın Görünürlüğü-Ulaş CEVDET
Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

Hayat mücadelesi ve gündelik koşturmaca içerisinde etrafımızda olup biten pek çok şeyi çoğunlukla gözden kaçırırız. Üzerine yeterince düşünmeyiz; ya da sosyal medya üzerinden takip edip, yazılanlara bakarak yüzeysel fikirler geliştiririz. Oysa gerçekte pek çok şey gözümüzün önünde yaşanmaktadır.
Son günlerde yaşanan saldırılarla birlikte birçok konu yeniden gündeme geldi. Oyunlar, diziler, sınıf, fenotip ve daha pek çok başlık üzerine sayısız yorum yapıldı. Medyanın olayları abartılı biçimde yansıtması, travmatize edici içerikler servis etmesi ve bilgi kirliliği yaratması ise daha önce de sıkça karşılaştığımız bir durumdur. Acı olayları magazinleştiren, tıklanma ve izlenme uğruna öfke ve korkuyu besleyen bir medya anlayışıyla karşı karşıyayız. Buna rağmen, yaşananları anlamlandırmak için ilk başvurduğumuz kaynak çoğu zaman yine medya olmaktadır.
Tüm bu olayların arka planında birden fazla etken bulunduğunu unutmadan, hızlı akan hayatın içinde üzerine düşünmeye fırsat bulamadığımız bazı noktalara değinmek gerekir. Çünkü bizler, içinde yaşadığımız siyasal ve toplumsal yapıdan bağımsız varlıklar değiliz.
Mevcut siyasal yapı; iktisadi düzenin, buna bağlı olarak şekillenen toplumsal ve kültürel alanla birlikte birbirini ürettiği bir bütündür. Dolayısıyla bu bütün, bizleri de şekillendirir. Başka bir deyişle, içinde bulunduğumuz hâkim düzen yalnızca yaşam koşullarımızı değil, aynı zamanda düşünme biçimlerimizi ve davranış kalıplarımızı da belirler.
Kapitalist düzenin idealize ettiği “aşırı bireyci insan” tipi, yaşanan okul saldırıları gibi uç olayların “bireysel” ya da “münferit” olarak sunulmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bakış açısı, olayların arka planını görünmez kılar. İspanya’da ötenazi ile hayatına son veren Noelia Castillo Ramos’u hatırlayın. Yaşadığı ağır koşullar nedeniyle yaşamaktan vazgeçme noktasına gelen bir insanın kararı, yalnızca “bireysel tercih” olarak değerlendirilmiş; onu bu noktaya sürükleyen toplumsal ve psikolojik etkenler büyük ölçüde göz ardı edilmişti.
Bu yaklaşım benimsendiğinde, her olayı “münferit” olarak nitelendirmek mümkündür. Böylece olayların arka planı da birbirinden kopuk, bağımsız olaylar silsilesi gibi sunulur. Oysa okul saldırıları ve intihar gibi vakalar bu şekilde açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok katmanlıdır. Bunun en açık göstergelerinden biri, okul saldırılarının özellikle Amerika’da tekrar eden bir örüntü hâline gelmiş olmasıdır. Ayrıca bu tür saldırılarda faillerin çoğu zaman birbirlerinden etkilenmeleri de dikkat çekici bir başka noktadır.
Peki, nasıl oluyor da ortaokul çağındaki çocuklar bu denli karanlık bir noktaya sürüklenebiliyor? Nasıl oluyor da böylesine vahşi eylemleri gerçekleştirebiliyorlar? Bu sorulara verilecek cevaplar, yalnızca oyunlar, diziler ya da sosyal medya ile sınırlı olabilir mi; yoksa bireylerin iç dünyasında yaşadıkları daha derin sorunlara mı işaret etmektedir?
Gözümüzün önünde yaşananlara biraz daha dikkatle baktığımızda, benzer örüntülerin tekrar ettiğini görmek zor değildir. Sosyal alandan dışlanmış, aile ilişkilerinde sorunlar yaşayan, kendi iç dünyasında çelişkilerle boğuşan ve geleceğini belirsiz gören bireylerin belirli ortamlarda kümelenmesi şaşırtıcı değildir. Bu noktada önemli olan, sebep–sonuç ilişkisini doğru kurabilmektir.
Bu bireyler şiddet içeriklerinden etkilendikleri için bu tür ortamlara yönelmezler; aksine, sosyal ilişkilerden, sağlıklı aile yapısından, aidiyet duygusundan ve anlamlı bir gelecek perspektifinden mahrum kaldıkları için bu içerikleri tüketmeye ve bu alanlarda var olmaya başlarlar. Yani diziler, filmler ve sosyal medya bir başlangıç noktası değil; daha çok gelinen son aşamanın görünür hâlidir.
İçinde yaşadığımız siyasal ve toplumsal düzenden bağımsız olmadığımız gerçeği burada bir kez daha karşımıza çıkar. Mevcut yapı, bireyin parçalanmasına ve anlam kaybı yaşamasına zemin hazırlayan koşulları üretmektedir. Günümüz bireyinden; başarılı olması, güçlü sosyal ilişkiler kurması, kendini gerçekleştirmesi ve belirli kimlikler üzerinden varlık göstermesi beklenirken, aynı zamanda derin eşitsizlikler ve çatışmalar da normalleştirilmektedir.
Özellikle pandemi süreci ve 6 Şubat depremi gibi büyük afetlerin eğitim hayatını kesintiye uğratması, buna ek olarak eğitim sisteminin niteliğinin giderek zayıflaması, bireylerin gelecek tasavvurunu daha da belirsiz hâle getirmiştir. Ne yapacağını bilemeyen, kendisi için bir yön çizemeyen birey, içsel çatışmalarını giderek daha yoğun bir şekilde yaşamaya başlar. Bu durum, zamanla amaçsızlık ve değersizlik hissiyle birleşerek bireyin bütünlüğünü zedeler.
Bu noktada ortaya çıkan tablo, yalnızca bireysel bir kriz değildir. Sosyal çevreden, sağlıklı aile ilişkilerinden, nitelikli eğitimden ve umut verici bir gelecek ihtimalinden mahrum kalan bireylerin; internet gibi kolay erişilebilir ve çoğu zaman anonim olan ortamlarda bir araya gelmeleri, şiddet içeriklerine yönelmeleri ve benzer düşünce kalıpları geliştirmeleri daha anlaşılır hâle gelir. Bu alt kültürlerin; şiddet, cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi eğilimler taşıması da bu kopuşun ve anlam kaybının bir yansımasıdır.
Bu çerçevede bakıldığında, internet alt kültürleri bağımsız birer neden değil; mevcut toplumsal koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu noktada ortaya çıkan nihilist eğilimler, yalnızca bireysel bir ruh hâli olarak değil; daha geniş bir toplumsal zeminin ürünü olarak değerlendirilmelidir. Anlam duygusunu yitiren, kendisini ait hissedebileceği bir yer bulamayan ve geleceğe dair umut beslemekte zorlanan bireylerin, bu boşluğu yıkıcı düşünce ve davranış kalıplarıyla doldurması şaşırtıcı değildir.
Kapitalist düzenin işleyişi içerisinde, bireyler sürekli olarak rekabet etmeye, kendilerini kanıtlamaya ve başarı üzerinden değer kazanmaya zorlanmaktadır. Ancak bu süreç, herkes için eşit koşullarda işlemez. Eşitsizliklerin derinleştiği, güvencesizliğin arttığı ve geleceğin belirsizleştiği bir ortamda, bu beklentiler birey üzerinde ağır bir baskıya dönüşür. Bu baskı, zamanla yalnızlık, öfke ve anlamsızlık duygularını besleyerek daha karanlık eğilimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar.
Bu bağlamda, nihilist alt kültürlerin ortaya çıkışı; “güçlünün zayıfı elediği” bir düzenin uç noktadaki yansıması olarak görülebilir. Hakim olan liberal anlayışın olayları “münferit” olarak ele alma eğilimi ise bu tabloyu görünmez kılmakta, sorunu bireysel tercihlere indirgemektedir. Oysa bu yaklaşım, sorunun kaynağını anlamayı zorlaştırmakta ve çözüm üretmenin önünde bir engel oluşturmaktadır.
Bugün eğitim sisteminin nitelik kaybı, dini ve siyasi kaygılarla şekillendirilmesi; pandemi ve afetler nedeniyle kesintiye uğraması gibi etkenler de bu sürecin önemli parçalarıdır. Tüm bunlar, genç kuşakların gelecek perspektifini zayıflatmakta; “okuyarak bir yere varılamayacağı” düşüncesini yaygınlaştırmaktadır. Böyle bir ortamda büyüyen bireylerin, kendilerine anlamlı bir yaşam kurmakta zorlanmaları ve giderek toplumdan kopmaları kaçınılmaz hâle gelmektedir.
Bu çürümüş düzenin yarattığı karanlığa karşı, yeni bir kültür, yeni bir dayanışma biçimi ve insanı yeniden anlamlı kılacak bir gelecek tahayyülü kurmak zorundayız. Çünkü başka bir hayat mümkün. Ve onu kuracak olan da yine bizleriz.