Kadın Emeği: Hayatı Üretenler, Hayatı Değiştirenler

06.11.2026
1
Okuma Süresi: 12 dakika
A+
A-

Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

Kadın işçi olmak? Çalışabilmek için pek çok zorluğu aşmak, çoğu zaman birilerini ikna etmek, ev işlerini aksatmadan, bakım sorumluluklarını bırakmadan üretime katılmak demek. Kadınlar ücretli çalışmaya başladıklarında evdeki sorumlulukları bitmiyor. Fabrikada, atölyede, ofiste çalışıyor, eve döndüklerinde hayatı yeniden üretmeye devam ediyorlar. Çalışmak, çoğu zaman hayatın yükünü iki kat taşımak anlamına geliyor.

Ama kadın işçi olmanın bir başka yüzü daha var. Çalışmak, kadınların kendi ayakları üzerinde durması, ekonomik gücünü kazanması, kendini var etmesi ve toplumsal hayata katılması demek. Kadınlar çalışırken haklarını öğreniyor, birlikte hareket etmeyi deneyimliyor, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmanın yollarını açıyor. Ücretli çalışma, bütün eşitsizliklerine rağmen kadınların bağımsızlaşmasının ve örgütlü mücadeleye katılmasının önemli zeminlerinden biri hiç kuşkusuz.

Kadın Emeği: Çalışma Hayatında, İşyerinde ve Toplumsal Hayatta

Ülkemizde kadın emeğini üç temel boyutta ele alabiliriz: Çalışma hayatına katılım, işyerindeki sömürü ve toplumsal hayattaki eşitsizlikler. Kadın emekçiler için bu boyutlar birbirinden ayrı değil, sürekli iç içe geçiyor.

Kadınların çalışma hayatına katılımı hala erkeklerin çok gerisindedir. Bakım sorumlulukları, ev içindeki eşitsiz işbölümü, ayrımcılık ve güvenceli iş olanaklarının azlığı kadınların çalışmasının önüne engeller çıkarıyor. İş bulabilen kadınları ise çoğu zaman düşük ücretler, kayıt dışılık ve güvencesizlik bekliyor. Son yıllarda kadın istihdamını artırmanın yolu olarak esnek çalışma gündeme getirildi. Kadınlara hem evdeki sorumluluklarını sürdürmeleri hem de ücretli çalışmaları için bir çözüm olarak ileri sürüldü. Oysa esnek çalışmayla evdeki eşitsiz işbölümü değişmiyor. Tam tersine, çalışma hayatı bu eşitsizliğe göre yeniden düzenleniyor. Sermaye için daha düşük maliyet anlamına gelen esneklik, kadınlar için düzensiz gelir, sosyal güvence kaybı ve örgütlenmenin zorlaşmasıdır.

İşyerlerinde uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, sağlıksız koşullar ve ayrımcılık kadın emeğinin sömürüsünü ağırlaştırıyor. Kadınların sabırlı, itaatkar, titiz ve bakım vermeye yatkın olduğu yönündeki kabuller, bazı işleri kadın işi haline getiriyor. Bu da kadın emeğinin daha düşük ücretlendirilmesini olağanlaştırılıyor.

Toplumsal hayatta kadınların üzerindeki en ağır yüklerden biri ise karşılıksız bakım emeğidir. Çocukların büyütülmesi, yaşlıların ve hastaların bakımı, yemek, temizlik ve gündelik hayatın bütün işleri büyük ölçüde kadınların omuzlarındadır. Oysa bu işler olmadan üretim devam edemez. İşçinin ertesi gün yeniden çalışabilmesi için evde harcanan emek, kapitalist üretimin görünmeyen dayanaklarından biridir. Sermaye bu yükü kadınların karşılıksız emeğine bırakarak maliyetlerini azaltıyor. 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesiyle öne çıkan aile merkezli politikalar, 2026-2035 döneminin “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak belirlenmesiyle uzun vadeli bir devlet politikasına dönüştürüldü. Bir yandan kamusal hizmetler daraltılıyor, diğer yandan kadınlardan daha fazla fedakarlık bekleniyor. Kreşin, yaşlı bakımının, hasta bakımının sorumluluğu kamudan aileye, aile içinde de kadınlara bırakılıyor. Kadınlar annelik ve aile içindeki rolleriyle tanımlandıkça ekonomik bağımlılıkları artıyor, özgürlük alanları daralıyor.

Toplumsal hayatta gericiliğin ve şiddetin giderek artan baskısı, kadınların özgürlük alanlarını daraltıyor. Laikliğin aşındırılmasıyla birlikte kadınlar yurttaşlar olarak değil, aile içindeki rolleri üzerinden tanımlanırken nasıl yaşayacaklarından nasıl giyineceklerine, kaç çocuk doğuracaklarına kadar yaşamlarının her alanına müdahale ediliyor. Ekonomik bağımlılık, güvencesizlik ve yoksulluk, kadınların şiddet karşısında korunmasını ve şiddet ortamından uzaklaşmasını zorlaştırırken kadın cinayetleri, ev içi şiddet ve baskı giderek daha yakıcı bir toplumsal sorun haline geliyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve koruyucu mekanizmaların yetersizliği ise kadınların yaşam hakkını güvence altına alacak politikaların eksikliğini daha da görünür kılıyor.

Güvencesizlik, Yoksulluk ve Baskı Kuşatmasında Kadınlar

Bugün ülkemizde kadın emekçiler güvencesizliğin, yoksulluğun ve baskının kuşatması altındalar. Güvencesizlik artık işyerinin sınırlarını aşarak onların tüm hayatına yayılıyor. Geçici işler, düşük ücretler, kayıt dışı çalışma ve sosyal güvenceden yoksunluk kadınların geleceklerini kurma iradesini ellerinden alıyor. Yarınını göremeyen, düzenli geliri olmayan, emeklilik güvencesi bulunmayan kadınlar için hayat her geçen gün zorlaşıyor.

Yoksulluk kadınların yaşamında iki yönlü derinleşiyor. Bir yanda ücretlerin erimesiyle geçinmek giderek zorlaşırken diğer yanda evin ihtiyaçlarını karşılamak daha fazla emek ve fedakarlık gerektiriyor. Hayat pahalılığı onların hem ücretli çalışma yaşamındaki hem de ev içindeki yüklerini ağırlaştırıyor. Ekonomik krizin sonuçları ise işyerlerinden mutfağa, evden gündelik hayatın tümüne yayılıyor. Sermayenin maliyetlerini azaltmaya yönelik politikalar, emekçi kadınların yaşamında daha fazla çalışma, daha ağır sorumluluklar ve derinleşen yoksulluk anlamına geliyor.

Kadınların yaşamları üzerindeki baskı, siyasal iktidarın politikaları ve toplumsal yaşamdaki gericilikle derinleşirken kadına yönelik şiddet de bu eşitsiz güç ilişkilerinden besleniyor. Ekonomik bağımlılık ve güvencesizlik kadınların şiddet ve baskı ortamından uzaklaşma olanaklarını sınırlandırıyor, gerici politikalar ise kadınların yaşamları üzerindeki denetimi artırarak eşitsizlikleri daha da kökleştiriyor.

İtirazlar Kadınlaşıyor: Mücadele ve Hak Talepleri

Ama kadınların hikayesi sömürüden, yoksulluktan ve baskıdan ibaret değil. Kadınlar çalışıyor, direniyor, örgütleniyor, mücadele ediyor. İşyerlerinde, sendikalarda, sokaklarda yükselen kadınların itirazları, ülkedeki sınıf mücadelesinin en önemli güçlerinden biridir.

Flormar ve Polonez’den Şık Makas’a, Temel Conta’dan Digel Tekstil ve Smart Solar’a uzanan direnişler, kadın işçilerin mücadelesinin güçlü örnekleridir. Kadınlar ücretleri, çalışma koşulları ve sendikal hakları için mücadele ederken hayatlarının tümüne yayılan eşitsizliklere de itiraz ediyor. Bu mücadelelerde örgütlenmek, ekonomik hakları savunmanın ötesinde, kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmanın, birlikte karar vermenin ve kolektif güç oluşturmanın yolunu açıyor.

Elbette kadınların örgütlenmesinin önünde ciddi engeller var. Güvencesiz çalışma, bakım sorumlulukları ve sendikal harekette kadınların yeterince temsil edilememesi bu engellerin başında geliyor. Bu nedenle sendikaların kadın üye sayılarını artırması tek başına yeterli değil. Kadınların taleplerini mücadelenin merkezine taşımak, kadınların karar alma süreçlerinde daha güçlü yer almasını sağlamak gerekiyor.

Kadın emekçilerin talepleri açık: Güvenceli iş, eşit işe eşit ücret, sosyal güvenlik, emeklilik hakkı, ücretsiz kreşler, kamusal yaşlı ve hasta bakım hizmetleri, parasız eğitim ve sağlık, laiklik ve yurttaşlık. Bu talepler birbirine bağlı. Özellikle bakımın kamusallaştırılması, kadınların özgürlüğü ile sınıf mücadelesinin buluştuğu en somut alanlardan biridir. Ücretsiz kreşler, kamusal bakım hizmetleri, parasız sağlık ve eğitim, kadınların üzerindeki karşılıksız emek yükünü azaltırken bütün emekçilerin yaşamını iyileştirecektir.

Sosyalist siyasetin görevi de bu talepleri emekçilerin ortak mücadelesiyle buluşturmaktır. Kadınların eşitlik mücadelesini bireysel başarıya ve yükselme olanaklarına indirgeyen liberal anlayış, emekçi kadınların yaşadığı sömürüyü değiştirmeye yetmiyor. Öte yandan kadınların özgürleşmesini sosyalizm sonrasına erteleyen anlayış da kabul edilemez. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, sınıf mücadelesinin asli unsurlarından biridir.

Kadınların Kurtuluşu, Toplumun Kurtuluşu

Kadınların kurtuluşu, toplumun kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez. Kadınların yaşadığı sömürü, eşitsizlik ve baskı, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin temel ilişkileriyle iç içedir. Sermayenin kadın emeği üzerindeki sömürüsü, toplumsal yaşamda yeniden üretilen eşitsizlikler ve kadınların özgürlüklerini sınırlayan gerici politikalar aynı düzenin farklı yüzleridir. Kadınların kurtuluş mücadelesi, mevcut eşitsizliklere karşı çıkmanın ötesinde, bu eşitsizlikleri yaratan toplumsal ilişkilere de meydan okumaktır.

Kadınların güvencesizliğe, yoksulluğa, eşitsizliğe ve gericiliğe karşı yükselen itirazları büyük bir toplumsal güç taşıyor.İtirazlar kadınlaşıyor. Şimdi bu itirazları sınıfsal mücadelede buluşturmaya, öfkeyi örgütlü güce, direnişi devrimci bir iradeye dönüştürme zamanı. Çünkü kadınlar mücadele ettikçe hem kendi hayatlarını hem de toplumun hayatını değiştirecekler!

Prof. Dr. Gamze Yücesan ÖZDEMİR Yazdı…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.