Günümüz Türkiye’sinde ”Faşizm, Burjuva” Çelişkisi – Ekim Derviş

09.08.2025
175
Okuma Süresi: 5 dakika
A+
A-

Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

Günümüz Türkiye’sinde sol siyasal hareketler, emekçilerin haklarını savunma, toplumsal refahı artırma ve sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırma gibi temel hedefleri benimsemiş görünse de, birçok konuda yaşanan görüş ayrılıkları nedeniyle ortak bir paydada buluşmakta zorlanmaktadır. Bu durum, sol partiler arasında sürekli bir bölünmeye yol açmakta ve “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” şeklindeki dayanışma söylemi, fiili olarak işlevsiz hâle gelmektedir.

Bu ayrışmaların temel nedenlerinden biri, bazı sol grupların PKK’yı bir halk direnişi ve anti-emperyalist bir hareket olarak görmesi; buna karşıt görüş bildirenleri ise “faşist” ya da “burjuva” olmakla itham etmesidir. Bu çerçevede, PKK’nın niteliği, emperyalist güçlerle olan ilişkileri ve bazı sol yapılar tarafından bu örgüte karşı geliştirilen eleştirilerin neden faşistlik ile özdeşleştirildiği gibi meselelerin analiz edilmesi gereklidir.

“Faşist” ve “burjuva” kavramları tarihsel olarak belirli çerçeveler içinde değerlendirilsede, günümüzde özellikle Türkiye’de, bu terimlere oldukça esnek ve ideolojik olarak manipülatif anlamlar yüklenmektedir. Örneğin; kendini Türk olarak tanımlayan ya da devrimci Mustafa Kemal Atatürk’e olumlu yaklaşan sosyalist bireylerin bazı kesimlerce “faşist” ya da “burjuva” olarak etiketlenmesi, bu kavramların içeriğinin nasıl saptırıldığını açıkça göstermektedir.

Bu tür yaklaşımlar, ilgili grupların kendi söylemleriyle çelişmektedir. PKK’yı meşrulaştıran ve terör örgütü olarak görmeyen kesimler, bu yapının Amerika Birleşik Devletleri gibi emperyalist güçler tarafından doğrudan desteklendiğini ve bu desteğin özellikle Ortadoğu’daki jeopolitik çıkarlar doğrultusunda şekillendiğini görmezden gelmektedir (bkz. congress.gov: Turkey (Türkiye), the PKK, and U.S. Involvement). Emperyalizme karşı mücadele ettiğini iddia eden bu yapının, doğrudan emperyalist merkezlerden aldığı fonlarla ayakta kalması, büyük bir çelişki teşkil etmektedir.

Kendilerini “komünist” olarak tanıtan bu örgütler, söylemlerinin aksine pratikte işçi sınıfına, halklara, öğrencilere ve Kürt-Türk emekçilerine zarar veren bir pozisyon benimsemektedir. Amacı bir halk direnişinden çok, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu devrimini ve özellikle 1923’teki anti-emperyalist mücadeleyi itibarsızlaştırmak; Lozan Antlaşması’nı “faşist bir antlaşma”, kurucu kadroyu ise “ihanet şebekesi” olarak göstermek yönünde şekillenmektedir. Bu durum, “halkların kardeşliği” söylemiyle bağdaşmamakta; bilakis, kendi içinde otoriter ve ayrıştırıcı bir zihniyeti barındırmaktadır.

Bazı sol yapılar ise “NATO ülkemden defol!” sloganları eşliğinde anti-emperyalist bir tavır sergilediklerini düşünürken, aynı anda emperyalist aktörlerin çıkarlarına hizmet eden yapılarla örtük ya da açık bir ittifak içinde hareket ettiklerinin farkına varmamaktadır. Bu kesimler, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını “burjuva”, Kurtuluş Savaşı’nı ise “burjuva devrimi” olarak nitelendirerek, tarihi materyalist bir perspektiften uzak değerlendirmeler yapmaktadır. Oysa bu devrim, halkın kolektif bir mücadelesiyle gerçekleşmiş; sömürgeciliğe, hilafete ve teokratik düzene karşı bir başkaldırı olmuştur. Her ne kadar bir “proletarya devrimi” olmasa da, feodalizmin ve emperyalizmin temel yapılarına ciddi bir darbe vurmuştur.

Nitekim Mahir Çayan bu durumu şöyle ifade eder:
“Mustafa Kemal sapına kadar ihtilalcidir. O, emperyalizmi ve Levantenleri tamamıyla tasfiye etmiş; hilafeti, teokratik yönetimi gibi feodalizmin üst yapı kurumlarını paramparça ederek Milli ve Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.” Sonuç olarak, bizler; halkın tarihsel ve kültürel değerlerinden, ortak köklerinden ve sınıfsal taleplerinden kopartılarak gerçekleştirilecek bir dönüşümün, devrim değil deformasyon olacağına inanıyoruz. Bu nedenle gerçek anlamda halkçı, yurtsever ve sosyalist bir çizginin, sözde anti-emperyalist ancak fiilen emperyalizmle uzlaşmış yapılarla arasına net bir mesafe koyması gerektiğini savunuyoruz.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.