Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Edebiyat:Modernlik Ötesinde Devrimci Sınıf-Efe KARATAŞ

26.07.2026
38
Okuma Süresi: 59 dakika
A+
A-
Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Edebiyat:Modernlik Ötesinde Devrimci Sınıf-Efe KARATAŞ

Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

Özet

Bu makalede Frankfurt Okulu’nun düşüncesinin kökenleri, tarihsel gelişimi ve teorileri ele alınmıştır. Özünü Marksist doktrininden alan okulun düşünürleri, 1922 yılında bu düşünce kapsamında Felix Weil tarafından bir çalışma haftasında birleşmişlerdir. Bu çalışma haftasına Batı Marksizmi için önemli olan isimler katılmış, dünyanın mevcut sosyal ve iktisadi koşullarına karşı bir eleştirel teori inşa edilmeye başlanmıştır. 1923 yılında resmi bir şekilde faaliyete geçen okulun yöneticiliğini 1929 yılına kadar Carl Grünberg yapmıştır. Bu dönem içerisinde okul Marksist analiz metoduna sadık kalarak Moskova’daki Marx-Engels enstitüsüyle de yakın ilişkiler kurdu. Okulun esas araştırma konusu sosyoloji, iktisat, tarih ve felsefe gibi konular olurken okul Grünberg yönetimi altında Marksist felsefe ve planlı ekonomi üzerine önemli 2 tane eser yayınlamıştır. Henrky Grossman’ın 1929 tarihli Kapitalist Sistemde Birikim ve Çöküş Yazısı eserinde Marx’ın klasik politik ekonomiyi eleştirirken kullandığı metotlar incelendi ve sorunları üzerine yazıldı. Friedrich Pollock’ta aynı yıl içerisinde Sovyet Birliği’nde Planlı Ekonomi Deneyleri eserini yayınladı, eserinde özellikle Sovyet ekonomisinin pratiklerini inceledi. Bu kitapların yazıldığı sıralarda Grünberg’in okul içerisindeki etkisi hastalığı yüzünden iyice azalmıştı, onun yerini Max Horkheimer aldı. Horkheimer özellikle felsefe ve tarih üzerine yazılar yazdı. Meşhur 1936 tarihli Otorite ve Aile isimli makalesinde Aydınlanma’nın Diyalektiği eserinin temellerini attı. Adorno’yla beraber imza attığı bu çalışmada özellikle Aydınlanma’nın doğası üzerine kritik oluşturuldu. Onlara göre, Aydınlanma kendi ideallerine ihanet ederek aklı egemen kılmak yerine onu araçsallaştırdı. Aydınlanmayla beraber gelişen dünya düzenine karşı gelen okulun düşünürleri, 1940’lı yıllarda yollarını Marksizm’le ayırarak radikal bir bireyciliği benimsediler, direniş öznesi olarak sanat ve edebiyatı esas aldılar.

Giriş:

Okulun oluşum döneminde 1. Dünya savaşı sonraki dönemindeki toplumsal çatışmalar yatmaktadır. Esasını dönemlerin “ideolojisini” tahlil etmek üzerine kurgulayan eleştirel teori, ana tezini Aydınlanma düşüncesinin ve işleyiş biçimi üzerine oluşturmuştur. Aydınlanma düşüncesinin esasının totaliter ve baskılayıcı bir doğa olduğunu söyleyen kurumun düşünürleri, pesimist bir perspektifle bu doğanın kaçınılmaz olduğunu da belirtmektedir. Bu görüşleriyle herhangi Marksist anlamda bir praksis düşüncesinden uzak olsalar da okulun erken dönemlerinde Marksist metodolojiye sığındığı ve eleştiriler noktasında benzer olduğu açıktır. Horkheimer’ın yazılarında ele alındığı gibi Marx’ın tarihsel-determinist anlayışı gibi insanlık tarihinin esası boyun eğenler ve boyun eğdirenler arasında geçmemektedir, ana farklardan biri devrimci özne farkıdır. Horkheimer ve Adorno proletarya sınıfına Marksist teorideki gibi önemli bir rol atfetmektedir, onların devrimci sınıfı entelektüeller ve sanatçılar sınıfıdır. Marksizm’le aralarındaki farklılığı ve benzerliğe değinmek için bu ayrımlar perspektif için yeterli olmamakla beraber daha kapsamlı bir analiz gerekmektedir. Bu yönüyle Marksizmin oluşuma neden olan tarihsel koşullardan da bahsedilmelidir, 1. Bölümün konusu bunun üzerine kurgulanmıştır.

  1. Teori-Eylem Birliği ve Sınıflar: Marksizm’in Esasları

Frankfurt Okulu’nun oluşumunda büyük öneme sahip olan Marx ve Engels’in oluşturduğu bilimsel sosyalizm doktrinini analiz etmek gerekmektedir. Marx ve Engels’in yaşadığı dönemde bir dünya sistemi olarak kapitalizm “altın çağını” yaşamakta, bu sisteme inanan düşünürlerin[1] inşa ettiği öğreti çerçevesinde Batı Avrupa ülkeleri kurumlarını yeniden inşa etmektedir.[2] Sanayi Devrimiyle beraber özellikle İngiltere gibi yerlerde el tezgahlarının uzun vadede yaptığı az üretime karşılık yeni emtia üretim biçimleri icat edilmiş, bu icatların demir ve pamuk gibi alanlarda olmasıyla özellikle bu üretim dallarında yeni istihdam imkanları oluşmuştur.[3][4] Fakat bu sosyo-ekonomik devrimin pozitif yanları olsa da sosyal anlamda negatif yanları daha ağır basmaktadır. Devrimden önce gelişmeye başlayan ve devrimin 19. yüzyılda tam anlamıyla gün ışığına çıkmasıyla oluşan yeni üretim biçimi bariz bir hale gelmiştir.[5] Marx ve Engels bu oluşan üretim biçimini oluşturdukları tarihsel materyalizm fikri çerçevesinde yorumlayarak toplumsal tabakalaşma teorilerinin esaslarını ortaya koymuştur. Bu teoride insanlık tarihinin esası iki ana sınıf arasındaki bilinçli çatışma olmaktadır.

  1. Yabancılaşma ve Artı-Değer Teorileri: Kapitalist Üretim Sürecinin Marksist Tahlili

Kapitalizmin en önemli iki özelliği burada karşımıza çıkmaktadır: metaların bolluğu ve bu malların üretiminden doğan hususi işletmelerin kâr esaslı çalışması. Önceden bahsettiğimiz gibi, tarihsel determinist bir yaklaşımla tarihin “sınıf savaşımları üzerine kurulu” olduğunu iddia eden Marx ve Engels, her tarihsel dönem için bir boyun eğdiren ve eğen belirlemiştir.[6] Feodal yapının yıkılmasıyla sanayi toplumuyla beraber burjuvazi-proletarya ayrımı oluşmuştur. Burjuvazi ücretli emekçileri istihdam eden ve üretim araçlarının büyük çoğunluğunu elinde bulunduran bir kesimken; proletarya mülksüzleştirilmiş, emek-gücünü burjuvaziye belirli bir para miktarı karşılığında belirli bir süreliğine kiralatan alt-tabaka olarak karşımıza çıkmaktadır.[7] Kapitalizmin kendine has yapısı özellikle üretim sürecinde tespit edilebilir bir durumdadır, buysa mevcut olan sermayenin akışkanlığı ve metaların bolluğudur. Üretim sürecine dahil olurken proleter emek-gücünü bir meta biçiminde kullanarak onu fabrika sahibine teslim etmektedir. Bir örneklem oluşturacak olursak, işçi bu kiralama sürecini 8 saatliğine ve 12 lira karşılığında yapmaktadır. Üretim sürecine dahil olduğu zaman işçi; emek-değeri, elinde mevcut olan üretim araçları ve işinin niteliği gibi özelliklerle yeni bir değer oluşturmuş[8], kendi emek-değeri mutlak fiyatın tayininde önemli bir role sahip olmuştur.[9] Bu yönüyle emek-değer eşsiz bir meta biçimi olarak görünmektedir.[10]

Saydığımız faktörlerle oluşturulan metanın yeni değeri, misal pamuktan bir gömlek haline gelmesi, ürüne yeni bir değer katmıştır. Artık hammadde halinden çıkarak işimize yarayan bir madde olarak yani, tekrardan meta, halinde yeniden-üretilmiştir.[11] Bu süreçte ürünün değeri artmıştır, metanın üretim sürecinde üretim araçlarının yıpranma miktarı ve işçi maaşları göz önünde bulundurulunca fabrika müdürü için önemli bir faktör ortaya çıkmaktadır: o da kâr oranıdır.[12] Önceden bahsettiğimiz gibi işçi, emek-gücü metasıyla beraber yeni bir mutlak değer oluşturmayı başarmış ve katma değer sağlamıştır. İşçinin alması konusunda anlaştığı ücret ve mutlak değer arasındaki fark, Marx için, artı-değeri teşkil etmektedir.[13] Artı-değer kavramı iktisat terminolojisinde fizyokratlardan beri mevcut olsa da[14] Marx’ın Artı-değer teorisiyle diğerleri arasında bir farklılık bulunmaktadır çünkü Marx’a göre bu değer biçimi aslında kapitalist emek sömürüsünün esasıdır. İşçi, oluşturduğu metada ilk önce kendisiyle anlaşılan ücret kadar çalışmakta, geri kalanını artı-değer ile kapitaliste istemsizce teslim etmektedir. Kapitalizmin özündeki üretim sorunu burada baş göstermektedir, sermayenin akışkan yapısından dolayı üretimin hangi sürecinden sonra artık işçinin artı-değer üretimine başladığı belirgin değildir. Anlaşılacağı üzere Marx’a göre kapitalizm; sömürü esası dayalı, kendi içinde çelişkili bir sistemdir. Giderek artan emeğin sosyalleşmesi ve işçilerin mülksüzleştirilmesi gibi faktörler sınıf sistemlerine yol açmakta ve kapitalist sistemin nihai çöküşünü hazırlamaktadır.[15]Ekonomi politik aynı zamanda sadece ekonomik sahada değil; küresel bir sistem olmasıyla beraber günlük yaşamın kendisini de etkilemek istemektedir, bu günlük yaşamı temsil eden aile, din, devlet ve devletin baskı araçlarını da kontrol altına almayı amaçlamaktadır. Marx ve Engels’e göre günümüzün klasik modern ailesi bu baskının ürünüdür[16], din kitleleri sakinleştirmek için kullanılan bir “afyondur”[17], devlet “özel bir baskı aracıdır”, sadece sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde karşı-devrim hareketlerine karşı bir araç olarak kullanılmalıdır ve komünist bir toplum yapısında feshedilmesi gerekmektedir[18].

  1. Frankfurt Okulu’nun Oluşumu ve Düşünce Yapısı

Tarih 1922 yılını gösterdiğinde 19. ve 20. yüzyıldan itibaren oluşmaya başlayan hayat şartlarına ve mevcut düzene karşı oluşan hoşnutsuzluklar siyasi ve sosyal meyvelerini göstermiş, 1. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda kıtalarda farklı düşünceler hâkim olmuştur. Liberal demokrasi düşüncesine karşı olarak ortaya çıkan bu rejim türleri, esasında otoriterlik ve toplumsal koşullara karşı duyarlılık olarak ortaya çıkmıştır. Fiume’de organize bir hareket olarak ortaya çıkan faşistler İtalya’da hegemonyasını kurarken[19], Rus İç Savaşı’nın sonucu olarak artık sosyalizm ideolojisi, pratik-söylem alanında çelişkilere maruz kalsa da, artık Avrasya’da iktidar bir fikir haline geldi.[20] Almanya da muhafazakârlar ve SPD-KPD çatışması mevcuttu, peşini Almanya’da komünist ayaklanmalar izledi. Bu önemli tarihsel dönemde temellerini atan okul, okul olarak ortaya çıkmadan önce bir araştırma enstitüsü kurma fikrini ve planını Felix Weil ortaya çıkardı. Kurumun esası bu dönemin siyasi çatışmalarından uzak, bağımsız bir akademik çalışma alanı kurmaktı.[21] Karl Korsch tarafından Marksizm’le tanıştırılan Felix Weil, onun meslektaşları gibi de 1920’li dönemlerde bu düşünceden etkilenerek radikalleşti ve ailesinin gelirleriyle bu yönde teşebbüslerde bulundu. Bu teşebbüslerden ilkini 1923 yılında “1. Marksist Çalışma Haftasını” organize ederek gerçekleştirdi; György Lukács, Karl Korsch, Karl August Wittfogel, Friedrich Pollock gibi Batı Marksizm’in önemli temsilcileri ve ileride enstitü de önemli bir yere sahip olacak kişiler katıldı.[22] Bu çalışma haftasında Marksizm’in Ortodoks perspektifleri reddedilerek “saf bir Marksizm’e” ulaşılmak istendi, Komünizm’in varsayımsal nitelikleri yadsındı ve bir nihai amaçtan ziyade bir idea olarak sunuldu. Aynı yıl içerisinde, 3 Şubat 1923, tarihinde Eğitim Bakanlığı kararıyla enstitü resmi bir şekilde kuruldu ve geçici olarak Senckenberg’deki bir müzenin salonları okulun binası haline geldi.[23] 1. Çalışma Haftası’nın esaslarını taşıyan okulun bu ilk dönemi, tek bir kişi tarafından yönetildi. Avusturya Marksizm’nin babalarından da olarak birilen Carl Grünberg, 1923 yılından 1929 yılına kadar enstitünün yöneticiliğini yapmaya başladı. Bu yıllar içerisinde kurumun Marksist niteliği açık bir şekilde belliydi ve Grünberg tarafından bu niteliğine her daim değinildi. Enstitü’nün müzedeki geçici zamanından sonra Felix Weil tarafından inşa ettirilen esas binasının açılış konuşmasında Grünberg bu niteliğinden bahsetmek konusunda geri adam atmadı, toplumsal olayları çözümlerken kullanacakları yöntemin Marksizm olacağını ilan etti.[24] Aynı yıllar içerisinde Sovyetler Birliği’yle yakın ilişkiler kuruldu, Rusya içerisinde basılmamış Marx-Engels eserleri kuruma getirtilerek basıldı ve Moskova’daki Marx-Engels Kurumuna yollandı.[25] Bu dönemde kurum özellikle sosyoloji ve ekonomi konu üzerine çalışırken ayriyeten tarihsel materyalizm ve Marksist felsefenin esasları da yazı konularının bir parçası oldu. Kurum bu yıllar içerisinde Henryk Grossman tarafından yazılan “Das Afefeumııkıtums-uııd Zusammeııbruchsgesetz dcs kaptalistischeıı Systems” (Kapitalist Sistemde Birikim ve Çöküş Yazısı) kitabını piyasa sürdü, bu kitapta özellikle Marks’ın klasik ekonomik politiğin eleştirisinde kullandığı metodun analizi ve problemleri konusu işlendi.[26] Kurumun yayınlandığı önemli çalışmalardan 2. ise Friedrick Pollock’un yazmış olduğu “Die Planwirtschajtlichen Versuche in der Soivjetunions (1917-1927)” (Sovyet Birliği’nde Planlı Ekonomi Deneyleri) kitabı olmuştur. Bu kitabında, adından da anlaşılacağı gibi, Sovyet ekonomisinin pratiklerini analiz eden Pollock, Sovyet ekonomisini esası itibariyle deneysel nitelikte olduğunu söylemiştir. Temellerini Marx, Engels ve Lenin’in yazılarından[27] alsa da bu ekonomik pratikler tarihsel gerçeklikle karşı karşıya kalmıştır, bu tarihsel gerçeklikse Rusya’da mevcut olan ilkel tarım ve bütün ulusu kapsamayan sanayi gelişimi olmuştur. 1917-1921 yıllarını bir “savaş ekonomisi” yılı olarak nitelendiren Pollock, asıl planlı ekonomiye geçişini Lenin’in oluşturduğu NEP (Yeni Ekonomik Politika) anlayışı ile gerçekleştirmiştir.[28]

1929 yılına gelindiğinde 1927 yılından itibaren kurum içerisinde Grüntz’un etkisi büyük oranda azalmıştı[29], resmi olmasa da artık okulun yönetmenliğini Pollock üstleniyordu.[30] 1929 yılında Grüntz’un emekliliğe ayrıldıktan sonra yerine ileride bugün bildiğimiz Frankfurt Okulu’nu oluşturacak olan Max Horkheimer geçti. Felsefe, özellikle sosyal felsefe, üzerinden uzmanlaşmış olan Horkheimer 1929 yılında enstitü de bu alanda profesör olarak atandı.[31] Bu konuma atandıktan 1 sene sonra “Anfänge der bürger lichen Geschichtsphilosophie” (Burjuva Tarih Felsefesinin Başlangıcı) isimli Thomas Hobbes’un “Leviathan’ını”, Niccolò Machiavelli’nin “Prens’ini” ve Giambattista Vico’nun “Yeni Bilimi’ni” incelediği tarih felsefesi kitabını yayınladı.[32] Bu kitaptaki hem metoduyla hem kavramlar üzerindeki kavrayışı konusundaki büyük profesyonelliği konumuna layık olduğunu kanıtlar nitelikte oldu ve 24 Ocak 1931 tarihinde Horkheimer enstitünün yeni başkanı seçildi.[33]  Açılış merasiminde “Sosyal Felsefenin Mevcut Durumu ve Toplumsal Araştırma Enstitüsü’nün Görevi” konusunda hakkında bir söyleyişte bulundu, konuşmasında özellikle Horkheimer’ın pozitivizme karşı düşmanlığı ve sosyal felsefe ile bilim arasında kurduğu senteze veyahut diyalektiğe değindi. Horkheimer burada sosyal felsefeyi insanlığı bireyselliği dışında toplumla özdeş oldukları konusundaki perspektifi olarak yorumlayan Horkheimer, felsefenin düşünsel olarak anlık bir değişime uğrayarak sosyal kısmının atılıp “felsefeleştiğini” söylemektedir.[34] Buradaki “felsefeleşme” söyleminin Horkheimer’ın ilk felsefe okumalarıyla da alakası vardır; kendisinin ilk okuduğu filozoflar Schopenhauer ve Kant olmuştur, bunun yanında kendisinin varoluş felsefesi ile filozofları hakkında olumlu düşünceleri mevcuttur.[35] Horkheimer bu filozofların, özellikle varoluşçuların, sistematik felsefe ve o dönemin normlarına karşı olan görüşlerini takdir etse de kendilerinin fazlaca içlerine kapandığı fikrindedir, onların fazla “bireyselleştiğini” düşünmektedir.[36] Yani yazar felsefeyi kendi ön kabulleri ve kalıpları içerisinde sıkışıp kalkmakla suçlamaktadır. Toplum felsefesinden yola çıkarak aynı eleştiriyi bilim ve bilimsel bilgi üzerine yansıtan Horkheimer, bilimin tarihsel süreç içerisinde geleneksel pozitivizmin iddia ettiği gibi olgular, yani bilimsel bilgi ve olgunun, üstüne katarak devam etmemektedir. Her bilimsel devrimle birlikte o eski bilimsel bilginin ve metodunun anlayışı “yoksanarak” aşılmıştır, paradigması farklılaşmıştır.[37] Bu sürecin sonucu olarak bilimsel bilgi ve bilimin kendisi mevcut sistemin “hegemonyasına maruz kalmıştır”.[38] Ne felsefenin içe kapanıklığını ne de salt ampirik bilginin egemenliğini kabul eden Horkheimer bu iki dal arasında bir diyalektik inşa etmiştir, bu da Eleştirel Teori’nin esaslarından biridir.[39] Bu aynı metodu araştırmalarında da uygulayan okul hem Hegel’in “Tarih Felsefesi’nde” iddia ettiği Tin’in tarihsel itişin kaynağı olduğu fikrini  hem de Marksizm’in kullandığı tarihsel-ekonomik determinizmi reddetmiştir.[40][41] Toplum içerisinde bulunan çatışmaları tamamen makro yorumlamaktan ziyade zihinsel gerçekliği maddi olanla bütünleştirmiştir. Bu zihinsel gerçeklik esası okulun bu yeni döneminde psikanalize yönelmesine neden olmuştur, anlaşılacağı üzere kurum Horkheimer’ın yönetimi altında tarih-sosyoloji araştırmalarından psikanaliz ve felsefenin ağırlıklı olduğu bir enstitü haline gelmeye başlamıştır.[42]

Bu süre zarfında önemli bir gelişme yaşandı, buysa Nazilerin 30 Ocak 1933 tarihinde seçimleri kazanıp iktidar olmasıydı. Aynı yıl içerisinde enstitünün üyelerinin çoğu Frankfurk’tan uzaklaştı; Horkheimer İsviçre’ye, Wittfogel İngiltere’ye gitmeden önce kısa bir süre toplama kapına yollandı, Adorno kısa bir süreliğine Oxford’ta faaliyetlerine devam etti, Grossman üç yıl boyunca Paris’te yaşadıktan sonra bir süreliğine İngiltere’de yaşamını sürdürdü, Marcuse Horkheimer gibi İsviçreye gitti, Pollock ise zaten uzun süredir sürgündeydi, Nazilerin kurumu kapatmasıyla okulun kütüphanesinin büyük bir çoğunluğuna el konuldu.[43] Kurumun üyeleri Cenevre’ye taşındıktan sonra Şubat 1933 tarihinde “Societe Internationale de Recherches Sociales” (Uluslararası Sosyal Araştırmalar Topluluğu)adıyla faaliyete geçti; İngiltere ve Fransa’da da küçük şubeler açmayı başardı.

  1. 1930’ların Avrupası’nda “Kültür” ve “Otorite” Mitinin Araştırılması: Eleştirel Teori’nin Kritiklerine Giriş

Okulun açılış zamanlarında kendini bulduğu dönem özellikle otoriter ideolojilerin yükseldiği bir dönemdir. Bu dönemde özellikle Avrupa’da liberal demokrasinin başarısızlığı ve verimsizliği karşısında kültür davalarını yücelten ve hem sosyalizme hem de kapitalizme bir alternatif sunan üçüncü görüş ideolojiler ortaya çıkmıştır. Bu ideolojilerin ortak özellikleri yönetim biçimi olarak tek parti, ekonomik olarak mesleki temsil esasına dayanan ve sınıflar arası uzlaşmayı destekleyen ve bunların tatbiki için devlet organizmasının kutsallaştırılması olmuştur.[44] Tek parti üzerine kurulu olan iktidarların yükseldiği bu dönemde Horkheimer 1936 yılında “Otorite ve Aile” isimli bir yazıya imza atmıştır. Yazıda aile içerisinde baba esas otorite figürü olarak gösterilirken bu otoritenin, bu dönemde hala etkisini gösteren Büyük Buhran’a da bağlantılı olarak, işsizlik gibi nedenlerden yüzünden zamanla azaldığı belirtmiş, ampirik verilerle iddialar desteklenmeye çalışılmıştır. Yazının giriş kısmında metinde üzerine çalıştığı kavramlarla insanlık tarihinin tamamına dendiğine bahseden Horkheimer, yazının genelinde “kültür” kavramına da değinmiştir. “Kültür” kavramı ona göre bir tarihsel dönemin o zamana has özelliklerinden ve ileride farklı bir paradigmaya yol açacak kuvvetlerin bütünüdür.[45] Horkheimer metninde, tamamen olmasa da ekonomik determinizmden uzak durmuş ve 1930’ların başındaki yaklaşımı gibi tabakalaşmanın gerçekliğiyle zihinsel gerçekliği bütünleştirmiştir.[46] Metnin ileri sayfalarında Horkheimer şunu iddia eder: insanlık tarihinin her döneminde ve esasında baskı ile fiziksel şiddet mevcuttur. Kısıtlamalar dahil olmak üzere bütün kurumlar ve hayatın kendisi; din, aile, devlet, kutsallık atfedilen kurumlar ve üst-yapılar “boyun eğme” üzerine kuruludur.[47] Horkheimer’a göre, Marx’a benzer bir şekilde, ilkel toplumlardan günümüzün sanayi toplumuna kadar toplumun kendisinde bir ekonomik esasa göre üst-alt tabakalaşma mevcuttur.[48] Üst kesimde toplumun çok küçük bir kısmını temsil eden grup mevcutken, insanlığın geri kalanı bu grubun buyruğu altında emek sarfetmektedir. Fakat buradaki suçun kaynağı sadece sistemde değil, bireyin “yabancılaşmış” doğasında da yatmaktadır çünkü zamanla insanlık bu sistemleri ve yönetim tekniklerini olumlamıştır, tarihsel dönemlerin kendi has özellikleri düzensiz ve birbirleriyle ilgisi bulunmayan olaylar bütünlerinden ziyade “kendi içinde yapılanmış bir bütünü” teşkil etmektedir.[49] Yani özünde bütün ilişkilerde ve insanın tarihinin ile kurumlarının içerisinde otorite fenomeni mevcuttur.[50] Otorite aynı zamanda kültür kavramından farklı olarak zaman zaman toplumların çıkarına uygun olabilir, bazı otoriter eylemlerin esası budur. Bu haliyle otorite bir çatışmanın süreci olarak karşımıza çıkmakta, bu çatışmanın esasıysa otoritenin eylemsel anlamda iyi-kötü arasında oluşturduğu diyalektiğe dayanmaktadır.[51] Fakat sonuç olarak otorite her daim bir bağımlılık ilişkisi ve itaat etme üzerine kurulu bulunmaktadır, bu bağımlılık ilişkisi kuvvetini kaybettiği zamanlarda da imparatorluklarda ve genel olarak devletlerin oluşturduğu düzenlerde yapıyı “yenileştirme” veyahut “reform etme” için duraksama devrine girilir, bundan sonraki süreçte yeni bir tarihsel sürece adım atılmış olur.[52] Aydınlanma ve Reform çağlarına insanlığı iten süreç böyle oluşmuştur, temellerini eski dönemin kültür ve otorite kavramlarına karşı çıkmak üzerine inşa etmiştir. Bu çalışmadan sonra kurum Aydınlanma düşüncesiyle felsefesinin ideolojisini analiz etme görevini üstlenmiştir.

  1. Aydınlanma Felsefesi ve Adorno’yla Horkheimer’ın Eleştirisi

Aydınlanma’nın düşünce yapısının her yere genişlemesi için gerekli olan toplumsal değişkenliği ve dinamik niteliğini ortaya koyan Rönenans ve Reform dönemleriyle beraber “aklın egemenliği” benimsenmiş, metafizik ögelere karşı çıkan bir antropolojik materyalizm felsefe geliştirilmiş, özellikle otoriteye karşı bir cephe alınmıştır. “Aydınlanma kültürü” esasında, Horkheimer’ın tanımını göre de aynı kalsa da ülkeden ülkeye devletlerin politik evrenleri ve toplumsal yapıları yüzünden farklılıkta göstermektedir. Örneğin en elverişli şekliyle İngiltere’de, özellikle krallığın içinde bulunan İskoçya’da[53], başlamıştır.[54] Aydınlanma kültürünün Almanya’ya varması ve o topraklarda gelişmesiyse kolay bir şekilde olmamıştır, genellikle dışarıdan gelen fikirlerin etkileriyle ve işgallerin aracılığıyla olmuştur. Bu sebeplerden dolayı Alman Aydınlanması daha çok bireylerin daha içe kapanıklık sergilediği bir süreçtir, devletin biçimi de buna elveriş vermektedir. Çünkü Almanya’da Aydınlanma öncesi olan toplumsal koşullar şunlar olmuştur; feodalizmin getirdiği bağımlılık ilişkileri devam etmektedir, imparatorluk merkezi olmayan 300 topraktan oluşmaktadır, devletin bir ordusu bile mevcut değildir ve imparatorluk çok ufak bir bütçeye sahiptir, serflik sistemi hala devam ediyordur, yüksek devlet kurumlarının her yerinde rüşvet ve yolsuzluk baş göstermektedir, halkın birliği ve ulusal bilinç mevcut değildir.[55] Bunun aksine Fransa’nın Aydınlanma kültürüyse ulusal bilinç ve ulusun kendisiyle halk egemenliği üzerine kuruluydu. Natüralist ve materyalist bir felsefe görüşüne bağlı olan Fransız Aydınlanması, insanların doğa kanunlarına tabi olması üzerine inşa edilmiştir. Bu felsefi yaklaşıma göre insanlık doğası itibariyle özgür değildir, bilginin kaynağı doğanın güdüleri veyahut duyguların kendisidir.[56] Bu felsefenin kısmen ve modern bilimin temellerini Francis Bacon atmıştır, bu perspektifte artık tanrı veyahut dinde doğasallaştırılır. Bilimsel bilgiye evrensel bir temel oluşturmaya çalışan Bacon, bunu doğayla yaratıcıyı özdeşleştirerek yapar. Doğanın yaratıcıyla aynı töze sahip olduğu bir perspektif inşa edildiği vakit deneysel bilgi de bir kutsallık kazanmayı başarır, deneysel bilgi evrensellik kazanır.[57] Referans noktalarını doğa olarak belleyen Aydınlanma düşünürleri[58], zıt oldukları fikirlerin baskıcı yönetim biçimlerine karşı olacak ve gündelik hayat içerisinde bu yönetim biçimine, yani despotizme, karşı gelecek kendi despotizmlerini inşa etmişlerdir.[59] Bu yönüyle aslında Aydınlanma, aklı ve ilk başta desteklediğini iddia ederek esas tartışma noktaları olan insan aklıyla genel itibariyle insanın özgürlüğünü araçsallaştırmıştır. Bu araçsallaştırmayı anlatmak için Adorno ve Horkheimer 1942 yılında Aydınlanma düşüncesinin temelleri, esasları ve kritiğini sundukları Aydınlanmanın Diyalektiği kitabını yayınlamışlardır.[60] Yazılarında doğanın, nemlilik gibi, temel ögelerinden başlayarak ortaya çıkan rasyonelleşme fenomenini ele almaya başlayan Horkheimer’la Adorno, modern bilime giden yolda insanlıktan ve bilgiden vazgeçildiğinden bahsediyordu.[61] Hesaplanabilirlik ve formüller üzerinden şekillenen “bilim” ve “bilimsel bilgi” olguları, bunun dışında bulunan bilgilere kuşkuyla bakmakla beraber Francis Bacon’ın bahsettiği bilim tanımı olan “bilinmeyen ayrıntıları keşfetmekten” uzak bir konumda yer almaktadır.[62] Bacon, Horkheimer’la Adorno’ya göre, bilginin içinde bulundurduğu ögelerin araç olduğunu kabul etmiş, onun Natüralist anlayışının doğayla insanı kutsalla bir tutmaktan ziyade insanın doğaya egemen olmasından ibaret olduğunu söylemişlerdir.[63] Bu “araçsallaştırılmış bilgi” döneminde artık erk ile bilgi özdeşleşmiştir; otoriteyi elinde bulunduran bilgiye de yön vermektedir, bu yanıyla Aydınlanma, Horkheimer ve Adorno için, totaliter bir yapıya sahiptir.[64] Aydınlanma’nın bilim hakkında tutumu, doğası gereği; bütünleyici, tümevarımcı ve metot açısından “birlikçidir”. Bacon evrenselci ve her şeyi kapsayan bir bilim anlayışı inşa ederken[65] bu ön kabulüne göre de bir dünya inşa eder, sosyal gerçekliği reddederek bunları sayılar, geometri, matematik gibi konulara indirger.[66] Hukuk ve matematik gibi konseptleri birbirlerine indirgeyip eşdeğerlilik oluşturan Bacon, Horkheimer ve Adorno’ya göre, burjuva kültürünün esaslarını yansıtmaktadır.[67] Bu eşdeğerlilik ve rasyonalite anlayışları yüzünden insanlık, doğayı kontrol etme pahasına, doğanın kendisine yabancılaşmış ve evrenin temeli olan nesne kendi gerçekliğinden soyutlanarak bilimsel bilginin veyahut mevcut erkin kontrolü altına alınmıştır.[68] “Dünya’nın büyüsünü kaybetmesi”[69] aslında doğaya insanın hükmetmesiyle gerçekleşir çünkü büyünün esası olan şeyler putlar veyahut cisimler değildir; rüzgar, yağmur gibi fenomenlerdir.[70] Ayinler ve ritüel dünyasından farklı olarak artık bilimde doğaüstünü temsil eden bir ögeler bütünü yoktur; her şey töz olarak esas alınır, atomun varlığı gibi.

Aydınlanma’ya karşı geliştirdikleri eleştiri de Adorno ve Horkheimer post yapısalcı ve post modernist görüşlere karşılaştırıldığı zaman çok daha pesimist bir şekilde duruma yaklaşırlar, Aydınlanma’ya karşı direnişin sadece onu daha güçlü kıldığına inanırlar.[71] Onlara göre boyun eğmeyi olumlamak ve bağımlılık ilişkileri inşa etmek insanlık tarihinin başından beri mevcuttur, insanın özüdür. Bu kitabı kaleme aldıkları tarihlerde de artık yazarların Marx’ın sınıf çelişkileri konusunda sunduğu praksise ve işçi sınıfının devrimci karakterine karşı şüpheci görüşleri artmıştır. Onlara göre artık Marx’ın tarihsel-ekonomist determinizm üzerine inşa ettiği sınıf perspektifi doğruluğunu yitirmiş, kapitalizm Marksist teorinin iddia ettiği gibi zaman geçtikçe vahşileşmemiştir. Bu sefer okul Marksist teorinin klasik praksis kuramından uzak bir şekilde yeni bir devrimci sınıf yaratmıştır: entelektüeller ve sanatçıların sınıfı.[72]

  1. Frankfurt Okulu’nun Sınıf Perspektifi ve Yeni Devrimci Sınıfta Edebiyatla Sanatın Yeri

1940’ların sonlarına gelindiğinde artık kurumun düşünürlerinin; yani Adorno, Horkheimer ve Marcuse’nin Marksizm üzerine fikirleri artık olumsuzlaşmış ve eski değerini yitirmişti. Özellikle Adorno’nun marksizme karşı sahip olduğu şüphecilik 1942 yılında yazdığı “Sınıf Teorisi Üzerine Düşünceler” isimli makalesinde görülebilir. Yazısına Marx’ın ünlü “tarih sınıf savaşımlarından ibarettir” teziyle başlayan Adorno, Hegelci tarih anlayışından bahseder ve tarihsel dönemlendirmeye değinir. Adorno’ya göre, Marksizm bu ön kabullerle dolu tarih anlayışıyla hem geçmişin sorunlarını günümüze getirmekte hem de bu tek tip ekonomi esaslı tarih anlayışıyla tarihsel sürecin yetersiz bir analizini sunmaktadır.[73] Bu görüşü yüzünden Marksizm’in içinde barındığı sınıf bilinci gibi kısıtlayıcı ve tek tip kavramlar “tarih ve özgürlük karşısında” bir engel olarak durmaktadır, bu sebepten dolayı 40’lı yıllarda yayınlanan çalışmalarında Adorno özellikle “proletarya” öznesinin üstüne basmaktan ziyade kitleler üzerinden hareket etmiştir.[74] Tarihsel materyalizm üzerinden devam edersek, Adorno’ya göre, süreci bilmenin anlamı yoktur. Olumsuzluk olgusu üzerinden hareket eden Marksizm, sadece yeni kötünün gelişini haberdar etmektedir, bu tarihsel süreç esneksizliği karşısında sınıfın veyahut bireylere bir direniş aracı sunmamaktadır. Günümüz dünyası Marx’ın döneminin aksine artık sınıf farklılıkların sınıf içinde değişkenlik gösterdiği bir dönemdir, sınıfların klasik ayrımı görünmez hale gelmiştir.[75] Adorno’nun bir diğer savunması Marx’ın iddia ettiği gibi kapitalizm gelişmemiştir. Kapitalizm zaman geçtikçe daha ılımlı hale gelmiş, işçilerin yaşam şartları iyileşmiş ve işçilere örgütlenmeyle haksızlık karşısında eylem yapma hakkı tanınmıştır.[76]

2. Dünya Savaşı sonrası pesimizmi daha çok özümseyen Adorno, tüketim toplumu ve burjuva kültürünü eleştirdiği “Minima Moralia” kitabında perspektifini bireysellik ve entelektüellik üzerinden geliştirmiş, bu temel üzerinden ilerleyerek “özgürleşme” kavramını da bireyselleştirmiştir.[77] Aydınlanma’nın Diyalektiği kitabında geliştirdiği fikirleri bireysel bazda radikalleştirmeye devam eden Adorno; sistemin özgürleşmesi ve kapitalizmin yıkılması gibi fenomenler yerine uyumluluk ve endişe gibi kavramlardan “özgürleşmeyi” özgürleşme olarak ele almıştır. Anlaşıldığı üzere Adorno artık işçinin sınıfın özgürlüğe gidiş yolundaki araçsallığını terk etmiş hem özgürlüğün tanımını değiştirmiş hem de devrimci karakteri entelektüel üzerine kurmuştur.[78] Bu entelektüel karakterse tek yanlı olmakla beraber özellikle Adorno’nun uzmanlaştığı konular üzerinden “entelektüelleştir”. Adorno’ya göre artık yeni devrimci sınıf sanatçılardır, edebiyata başvuran entelektüellerdir. Bu hem sanatın olumsuzlamaya yönelen doğasından hem de gerçekçiliğinden kaynaklanmaktadır.[79] Sanat, realizmin en büyük düşmanlarından biri olarak bireylere yabancılaşmayı vadederek aslında bir sığınak görevini görmektedir.[80] Sanat özünde partizanlığa meyilli olarak ortaya çıkar, fakat olumsuzluğu partizanlığını da baskın gelir.[81] Özünde sanat insanlara farkındalık yaratırken bir panzehir sunmaz, sadece gerçekliğin kendisini önüne koyarak bireyi çileden çıkartmak yönünde bir anlayışı benimser.[82] Fakat ne olursa olsun sanatın doğasında özerklik ve direniş vardır, mevcut olan düzene ve “şeylere” karşı bir direniş.[83] Sanatın dallarından olan edebiyatta bu konuda önemli bir konuma sahiptir, Adorno bu konuda özellikle Franz Kafka’ya ağırlık verir. Bunu yapmasının sebeplerinden biri kendi sahip olduğu edebiyatın doğası görüşünden yatmaktadır, yani edebiyatın yabancılaştırıcı gerçekliği. Kafka’nın metinlerinde de aynı yabancılaşma özelliği mevcuttur, yazılarında da mutlak bir kaos hakimdir.[84] Bu özelliğiyle günümüz tüketim toplumuna karşı bir cephe işlevi gören Kafka, “romantik anti kapitalist” karakteri sayesinde de Adorno tarafından saygı duyulmaktadır.[85] Romantik anti kapitalizm özünde şudur, 19. Yüzyıldan itibaren romantizm hareketi artık edebiyat bazlı olmaktan çıkarak bir toplum eleştirisi hareketi haline gelmiştir. Aydınlanma ve kapitalizmle beraber “büyüsünü kaybeden dünya” içerisinde büyüyle eskiye bir nostalji duyan bu entelektüel fikir akımı, hem komünist bir yaşam felsefesini reddeder, hem de kapitalizmin sonsuza dek var olacağı görüşüne karşıdır.[86]

6. Sonuç Yerine Frankfurt Okulu’na Karşı Kritik

Burada okula karşı yapılması gereken eleştirilerin esası Aydınlanma ve sınıflar hakkında sahip oldukları fikirlere dayanmaktadır. Adorno ve Horkheimer bilimsel bilginin tarafsız olmadığı konusunda kapsamlı ve haklı bir perspektif sunsa da Aydınlanma fikrini tamamen bu prensip üzerine kurgulamaktadır. Ayriyeten erk ve bilgi üzerine yaptıkları tespit bir ön kabul olmakla beraber Aydınlanma’nın “totaliter olduğu” kabulü üzerine inşa edilmiştir. Aydınlanma fikri aslında “erk ve bilgiyi eş anlamlı” kılmaktan ziyade yapmak istediği şey bilgiyi erk haline getirme üzerinedir, bu sürecin temel taşlarını bu fikir oluşturmaktadır. Aydınlanma dışında Marksizm ve sınıf çatışması üzerine fikirlerine gidecek olursak, orada da bir ön kabul problemiyle karşılaşmış oluruz. Dünyayı olumsuzlama ve olumsuzluk üzerine kurgulayan Adorno ve diğer Frankfurt Okulu yazarları, tarihsel materyalizm felsefesini “ön kabul ve hiçbir direnme aracı sunmadığı” konusunda eleştirirken aslında karşı oldukları görüşe aynı perspektife sahip sadece isim olarak farklı bir fikri benimsemektedirler; onlara göre hayatın tamamı kötülük ve olumsuzluk üzerine kuruludur, bu yanıyla aynı tarihsel materyalizm öğretisi gibi esnek olmayan umutsuz bir tarihsel süreç inşa etmişlerdir. Sınıf perspektifi konusuna geldiğimiz zaman Adorno’nun kapitalizmin vahşileşmediği ve işçi şartlarının zaman geçtikçe iyileştiği konusundaki görüşü Marksizm’e karşı yerinde bir eleştiri olsa da Adorno okucuyu tekrardan pesimizmiyle selamlamaktadır. Özgürleşmenin manasını değiştiren Adorno, sosyal gerçeklerden uzaklaşarak özgürleşmeyi bireysel duyguların merkezi haline getirerek bir “dışavurumcu” perspektif geliştirmiş; bu görüşse mevcut toplum koşullarına bir karşı koyma öğretisi inşa edilmesi konusunda yetersiz kalmaktadır. Aynı şey “devrimci sınıf “olarak atfedilen entelektüeller ve sanatçılar içinde geçerlidir, sözsel olarak eylem pratiğin yerini alamamaktadır ve tarih boyunca alamamıştır. Gittikçe tüketim toplumun bir metası haline gelen sanatla edebiyat, efektif bir karşı koyma ögesi olamamaktadır. Pratik eylem olmadan teorinin kendisi bir hiçtir, bunu Adorno yıllar sonra bu düşünceyi kendisi kaleme almıştır.[87]

Kaynakça

  1. Resmi Kaynak ve Tutanaklar

Carl Grünberg, “Festrede gehalten zur Einwelhung des Insıituts fur Sozial Torschung an der Universitâl Frankfun (22 Haziran 1924), Frankfurt: Frankfurter Universitutsreelen, 1924.

Friedrick Pollock, “Die planwirtschaftlichen Versuche in der Sowjetunion 1917–1927”, Leipzig: Verlag von C.L. Hirschfield, 1929.

Henryk Grossmann, “Das Afefeumııkıtums-uııd Zusammeııbruchsgesetz dcs kaptalistischeıı Systems”, Leipzig: Schriften des Instiıuts für Sozial forschung an der Universilâı Frankfun am Mai, 1929.

Max Horkheimer, “Anfänge der bürgerlichen Geschichtsphilosophie”, Stuttgart: Kohlhammer, 1930.

Max Horkheimer, “Die gegenwäftrtige Lage der Sozialphilosophie und die Aufgaben eines lnsıiıuıs fûr Sozialforschung”, Frankfurt: Englert & Schlosser, 1931.

  • Süreli Yayınları

Max Horkheimer, “Art and Mass Culture”, Zeitschrift für Sozialforschung, c. 9, sy. 2 (1941), s. 290-304

Theodor W. Adorno, “Theses Upon Art and Religion Today”, The Kenyon Review, c. 7, sy. 4 (1945), s. 677-682

Willard Van Orman Quine, “Two Dogmas of Empiricism”, The Philosophical Review, sy. 60 (1951), s. 20-43

  • Telif Eserler

Adam Smith, “Ulusların Zenginliği”, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

Ahmet Cevizci, “Felsefe Tarihi: Aydınlanma Felsefesi (Cilt 4)”, İstanbul: Say Yayınları, 2017.

Besim F. Dellaloğlu, “Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum”, İstanbul: Bağlam Yayınları, 1995.

Costas Despiniadis, “İktidar Anatomicisi: Franz Kafka ve Otorite Eleştirisi”, İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2013.

Douglas M. Kellner, “Critical Theory, Marxism and Modernity”, Oxford: Basil Blackwell Ltd., 1989.

Edward Shils, “The Constitution of Society”, Chicago: The University of Chicago Press, 1982.

Emile Durkheim, “Dini Hayatın İlkel Biçimleri”, İstanbul: Ataç Yayınları, 2005.

Emile Durkheim, “Sosyoloji Dersleri”, İzmir: Cem Yayınevi, 2021.

Francis Bacon, “The Advancement Of Learning”, New York: E.P. Dutton & Co. Inc., 1915.

Francis Bacon, “The Advancement of Learning”, The Works of Francis Bacon (Cilt 8), Boston: Houghton, Mifflin and Co., 190?

Francis Bacon, “Valerius Terminus of the Interpretation of Nature”, The Works of Francis Bacon (Cilt 1), London: William Pickering, 1825.

Friedrich Engels ve Karl Marx, “Din Üzerine”, Ankara: Sol Yayınları, 2013.

Friedrich Engels ve Karl Marx, “Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri”, Ankara: Sol Yayınları, 2011.

Friedrich Engels, “Aile’nin, Özel Mülkiyet’in ve Devletin Kökeni”, Ankara: Sol Yayınları, 1987.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel, “The Philosophy of History”, New York: The Colonial Press, 1899.

George Ritzer ve Jeffrey Stepnisky, “Çağdaş Sosyoloji Kuramları”, Ankara: Deki Sosyoloji, 2019.

Hakan Çörekçioğlu, “Rönesans’ın Doğası”, İstanbul: Say Yayınları, 2019.

Haldun Derin, “Türkiye’de Devletçilik”, İstanbul: Çituri Biraderler Basımevi, 1940.

Helen Parish, “Reformasyon’un Kısa Tarihi”, İstanbul: İletişim Yayınları, 2025.

Herbert Marcuse, “Soviet Marxism: A Critical Analysis”, New York: Columbia University Press, 1969.

Herbert Marcuse, “Us ve Devrim: Hegel ve Toplumbilimin Doğuşu”, İstanbul: İdea Yayınları, 1989.

Herbert W. Schneider, “Making the Fascist State”, New York: Oxford University Press, 1928.

İsmet Alkan, “Endüstri, İşletme Ekonomisi ve Esas Meseleleri”, İstanbul: İktisat Yürüyüş Matbaası, 1946.

Joel Mokyr, “The New Economic History and the Industrial Revolution”, The British Industrial Revolution: An Economic Perspective, der., Joel Mokyr, Colorado: Westview Press, 1999.

John W. McConnell, “Büyük İktisatçıların Temel Doktrini”, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1949.

Jürgen Habermas, “İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim”, İstanbul: Yapıkredi Yayınları, 2016.

Karl Marx ve Friedrich Engels, “Collected Works: 1861-1863 (Volume 34)”, Moskova: Progress Publishers, 1994.

Karl Marx, “Artı-Değer Teorileri (Cilt 1)”, Ankara: Sol Yayınları, 1998.

Karl Marx, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi”, Ankara: Sol Yayınları, 2009.

Karl Marx, “Kapital (Cilt 1), Ankara: Sol Yayınları, 2011.

Karl Marx, “Ücretli Emek ve Sermaye”, Ankara: Sol Yayınları, 2020.

Karl Marx, “Ücretli Fiyat ve Kar”, Ankara: Sol Yayınları, 1975.

Karl Polanyi, “The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time”, New York: Farrar & Rinehart, Inc., 1944.

Louis Althusser ve Étienne Balibar, “Reading Capital”, New York: Vesco, 1997.

Louis Althusser, “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”, İstanbul: İthaki Yayınları, 2010.

Mark Skousen, “The Big Three in Economics: Adam Smith, Karl Marx and John Maynard Keynes”, New York: M.E. Sharpe Inc., 2007.

Martin Jay, “Adorno”, çev., Ünsal Oksay, İstanbul: Der Yayınevi, 2001.

Martin Jay, “Diyalektik İmgelem: Frankfurt Okulu’nun Tarihi ve Çalışmaları (1923-1950)”, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014.

Max Horkheimer, “Geleneksel ve Eleştirel Kuram”, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2005.

Michel Foucault, “Politika, Felsefe, Kültür”, Ankara: İletişim Yayınları, 2025.

Michell Barrett, “Marx’tan Foucault’ya İdeoloji”, Ankara: Doruk Yayımcılık, 2004.

Oskar Ewald, “Fransız Aydınlanma Felsefesi”, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2010.

Paul Bairoch, “Agriculture and the Industrial Revolution (1700-1914)”, The Industrial Revolution (cilt 3), der., Carlo M. Cipolla, London: Collins Press, 1973.

Paul Feyerabend, “Against Method: Outline of an Anarchistic Theory of Knowledge”, New York: Verso Books, 2010.

Phil Slater, “Frankfurt Okulu”, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1998.

Ralf Dahrendorf, “Class and Class Conflict in Industrial Society”, California: Stanford University Press, 1959.

Robert C. Allen, “The British Industrial Revolution in Global Perspective”, New York: Cambridge University Press, 2012.

Rolf Wiggershaus, “The Frankfurt School: Its History, Theories and Political Significance”, Cambridge: The MIT Press, 1994.

Samir Amin, “Küreselleşmecilik Mi Yoksa Küresel-Ölçekli Apartheid mi?”, Modern Küresel Sistem, ed., Immanuel Wallerstein, İstanbul: Pınar Yayınları, 2005.

Shlomo Avineri, “Karl Marx: Felsefe ve Devrim”, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019.

Stanley G. Payne, “A History of Fascism (1914-1945)”, Wisconsin: Wisconsin University Press, 1995.

Steven Best ve Douglas M. Kellner, “Postmodern Teori”, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016.

Stuart Sim, “Postmodernizm ve Felsefe”, Postmodernizm Rehberi, ed. Stuart Sim, Oxford: Routledge, 2011.

Susan James, “Louis Althusser”, Çağdaş Temel Kuramlar, der. Quentin Skinner, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013.

Terry Eagleton, “İdeoloji”, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1996.

Theodor W. Adorno, “Ahlak Felsefesinin Sorunları”, İstanbul: Metis Yayınları, 2023.

Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, “Aydınlanmanın Diyalektiği”, İstanbul: Kabalcı Yayıncılık, 2014.

Theodor W. Adorno, “Aesthetic Theory”, New York: Continuum, 2002.

Theodor W. Adorno, “Edebiyat Yazıları”, İstanbul: Metis Yayınları, 2004.

Theodor W. Adorno, “Minima Moralia: Reflections on a Damaged Life”, London: Verso Books, 2005.

Theodor W. Adorno, “Reflections on Class Theory”, Can One Life After Auschwitz?: A Philosophical Reader, California: Stanford University Press, 2003.

Thomas S. Kuhn, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı”, İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2021.

Tom Bottomore, “Frankfurt Okulu”, Ankara: Vadi Yayınları, 1994.

Ulrich Im Hof, “Avrupa’da Aydınlanma”, İstanbul: AFA Yayıncılık, 1995.

Vladimir Lenin, “Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü”, Ankara: Sol Yayınları, 2012.

Vladimir Lenin, “Komün Dersleri”, Ankara: Sol Yayınları, 1992.

Zeev Sternhell, “The Birth of Fascist Ideology”, New Jersey: Princeton University Press, 1995.

Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, “İktisat Sosyolojisi Bakımından Sosyalizm”, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1965.


[1] Herbert Spencer, Adam Smith, John Bright, Richard Cobden vb.,

[2] Karl Polanyi, “The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time”, New York: Farrar & Rinehart, Inc., 1944, s. 149

[3] Özellikle pamuk üzerinden üretim yapan fabrikalar ve müesseseler, 1830’lu yıllarda İngiltere’de istihdamın yüzde 16’sına tekabül etmekteydi. Bkz. Robert C. Allen, “The British Industrial Revolution in Global Perspective”, New York: Cambridge University Press, 2012, s. 182

[4] Joel Mokyr, “The New Economic History and the Industrial Revolution”, The British Industrial Revolution: An Economic Perspective, der., Joel Mokyr, Colorado: Westview Press, 1999, s. 34, 40-41; Haldun Derin, “Türkiye’de Devletçilik”, İstanbul: Çituri Biraderler Basımevi, 1940, s. 12

[5] Kapitalizmin getirdiği dünya sistemiyle beraber yeni bir yapı biçimi ortaya çıkmıştır. Yapı esasını kâr yapmak, üretken sermayeyi genişletmek ve uluslararası iş bölümüne dahil olma üzerinden inşa etmiştir. Özellikle bir artı-değer sağlama konusunda çabalayan burjuvazi sınıfı, bunu yapabilmek için üretim araçlarından, yani sabit ve değişmeyen sermayesini, feragat edemeyeceği için değişken sermaye olan canlı emeğin gerçek değerini azaltmıştır. Bu yolda daha fazla artı-değer sağlayabilmek için burjuvazi, işçilerin çalışma saatlerini arttırırken gelirlerini azaltmıştır ve özellikle Sanayi Devrimi’nin başları ve ortalarında çocuk ve kadın işgücüne başvurulmuş, bu kesim değersiz işgücü olarak görüldüğü için düşük ücretler karşılığında günde 20 saate kadar çalıştırıldıkları olmuştur. Bkz. Karl Marx, “Ücretli Emek ve Sermaye”, Ankara: Sol Yayınları, 2020, s. 25-47; Paul Bairoch, “Agriculture and the Industrial Revolution (1700-1914)”, The Industrial Revolution (cilt 3), der., Carlo M. Cipolla, London: Collins Press, s. 431; Friedrich Engels ve Karl Marx, “Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri”, Ankara: Sol Yayınları, 2011, s. 119-120; Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, “İktisat Sosyolojisi Bakımından Sosyalizm”, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1965, s. 381; Karl Marx ve Friedrich Engels, “Collected Works: 1861-1863 (Volume 34)”, Moskova: Progress Publishers, 1994, s. 73-77

[6] Karl Marx ve Friedrich Engels, “Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri”, Ankara: Sol Yayınları, 2011, s. 116-118

[7] Karl Marx, “Ücretli Emek ve Sermaye”, Ankara: Sol Yayınları, 2020, s. 28-29; Karl Marx, “Kapital (Cilt 1)”, Moskova: Progress Publishers, 1890, s. 713-714; T.B. Bottomore ve Maxmilien Rubel, der., “Karl Marx: Selected Writings In Sociology and Social Philosophy”, London: Penguin Books, 1990, s. 150

[8] Karl Marx, “Kapital (Cilt 1)”, Ankara: Sol Yayınları, 2011, s. 166

[9] Karl Marx “Kapital (Cilt 1)”, s. 169

[10] Bu Marx’ın Emek-değer teorisinin kendisini ve Artı-değer teorisinin bel kemiğini oluşturmaktadır.

[11] Karl Marx, “Kapital (Cilt 1)”, s. 47

[12] Bilindiği üzere bulunduğumuz ekonomik liberalizmin hâkim olduğu ülkelerde hususi işletmeler için en önemli faktör budur. Bkz. Fritz Neumark, “Genel Ekonomi Teorisi”, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1948, s. 22-23

[13] Karl Marx, “Kapital (Cilt 1)”, s. 172

[14] Karl Marx, “Artı-Değer Teorileri (Cilt 1)”, Ankara: Sol Yayınları, 1998, s. 78

[15] Karl Marx, “Kapital (Cilt 3)”, London: Penguin Classics, 1992, s. 15; Karl Marx “Kapital (Cilt 1)”, London: Penguin Classics, 1990, s. 928

[16] Friedrich Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, Ankara: Sol Yayınları, 1990, s. 75-76

[17] Karl Marx, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi”, Ankara: Sol Yayınları, 2009, s. 192; Friedrich Engels ve Karl Marx, “Din Üzerine”, Ankara: Sol Yayınları, 2013, s. 35-36; Shlomo Avineri, “Karl Marx: Felsefe ve Devrim”, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019, s. 47

[18] Karl Marx ve Friedrich Engels, “Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi”, Ankara: Sol Yayınları, 1989, s. 56-57; Karl Marx, “Fransa’da İç Savaş”, Ankara: Sol Yayınları, 2005, s. 19

[19] Stanley G. Payne, “A History of Fascism (1914-1945)”, Wisconsin: Wisconsin University Press, 1995, s. 92; Zeev Sternhell, “The Birth of Fascist Ideology”, New Jersey: Princeton University Press, 1995, s. 142

[20] Fakat Frankfurt Okulu’nun ilk dönemlerinde Bolşevik rejimine karşı mevcut olan optimizm zamanla yok olmuştur. Eleştirel Teori’nin önemli şahsiyetlerinden olan Herbert Marcuse, Sovyet Devrimi’nin üretim ilişkilerini değiştirerek burjuvaziyi söndürdüğü kabul etse de Marksizm’in arzuları doğrultusunda bir sistem oluşturduğu fikrine karşı çıkmaktadır. Rejimin devleti söndürmek yerine gitgide, savunma mekanizması olarak, otoriterleştiğini ve burjuvazinin yerini bürokrasini aldığı belirtilmektedir, yeni rejimin bu niteliğini Lenin de belirtmektedir. Bkz. Herbert Marcuse, “Soviet Marxism: A Critical Analysis”, New York: Columbia University Press, 1969, s. 106, 109; Vladimir Lenin, “Komün Dersleri”, Ankara: Sol Yayınları, 1992, s. 74

[21] Martin Jay, “Diyalektik İmgelem: Frankfurt Okulu’nun Tarihi ve Çalışmaları (1923-1950)”, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014, s. 41

[22] Tom Bottomore, “Frankfurt Okulu”, Ankara: Vadi Yayınları, 1994, s. 7-9

[23] Martin Jay, a.g.e., s. 49

[24] Carl Grünberg, “Festrede gehalten zur Einwelhung des Insıituts fur Sozial Torschung an der Universitâl Frankfun (22 Haziran 1924), Frankfurt: Frankfurter Universitutsreelen, 1924, s. 15

[25] Martin Jay, a.g.e., s. 52

[26] Henryk Grossmann, “Das Afefeumııkıtums-uııd Zusammeııbruchsgesetz dcs kaptalistischeıı Systems”, Leipzig: Schriften des Instiıuts für Sozial forschung an der Universilâı Frankfun am Mai, 1929.

[27] Friedrich Engels ve Karl Marx, “Komünist Parti’nin Almanya’daki İstemleri”, Komünist Manifesto ve Komünizm’in İlkeleri, Ankara: Sol Yayınları, 2011, s. 189-191

[28] Friedrick Pollock, “Die planwirtschaftlichen Versuche in der Sowjetunion 1917–1927”, Leipzig: Verlag von C.L. Hirschfield, 1929, s. 45-170

[29] Bunun nedenleri arasında Sovyet devrimine karşı olan şüphecilik ve 1927 yılında Grüntz’un geçirdiği felç bulunmaktadır.

[30] Phil Slater, “Frankfurt Okulu”, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1998, s. 31

[31] Martin Jay, a.g.e., s. 69

[32] Max Horkheimer, “Anfänge der bürgerlichen Geschichtsphilosophie”, Stuttgart: Kohlhammer, 1930.

[33] Rolf Wiggershaus, “The Frankfurt School: Its History, Theories and Political Significance”, Cambridge: The MIT Press, 1994, s. 38

[34] Max Horkheimer, “Die gegenwäftrtige Lage der Sozialphilosophie und die Aufgaben eines lnsıiıuıs fûr Sozialforschung”, Frankfurt: Englert & Schlosser, 1931, s. 3-6

[35] Martin Jay, a.g.e., s. 99

[36] Martin Jay, a.g.e., s. 97-107

[37] Max Horkheimer, a.g.e., s. 8-9

[38] Bu sadece Horkheimer’ın taşıdığı bir anlayış değildir; bu kanı genel olarak sosyolojinin “klasikleri”, ekonomik antropologlar, bilim tarihçileri ve filozofları tarafında da benzer düşünceler mevcuttur. Max Horkheimer, a.g.e., s. 8-9; Thomas S. Kuhn, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı”, İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2021, s. 13-79; Emile Durkheim, “Sosyoloji Dersleri”, İzmir: Cem Yayınevi, 2021, s. 24; Willard Van Orman Quine, “Two Dogmas of Empiricism”, The Philosophical Review, sy. 60 (1951), s. 35-43; Paul Feyerabend, “Against Method: Outline of an Anarchistic Theory of Knowledge”, New York: Verso Books, 2010.

[39] Phil Slater, a.g.e., s. 32

[40] Georg Wilhelm Friedrich Hegel, “The Philosophy of History”, New York: The Colonial Press, 1899, s. 8-9

[41] Friedrich Engels ve Karl Marx, “Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri”, Ankara: Sol Yayınları, 2011, s. 116

[42] Martin Jay, a.g.e., s. 77, 177

[43] Martin Jay, a.g.e., s. 74-75

[44] Bu fikirlerin hepsi İtalya, Almanya, Sovyetler Birliği, Romanya, Türkiye vb., ülkelerde gözlemlenebilmektedir. Bkz. Herbert W. Schneider, “Making the Fascist State”, New York: Oxford University Press, 1928, s. 103-107; Vladimir Lenin, “Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü”, Ankara: Sol Yayınları, 2012, s. 84-94; TBMM Zabıt Ceridesi (5 Şubat 1937) Devre 5, c. 16, 2. İçtimai, s. 65

[45] Max Horkheimer, “Geleneksel ve Eleştirel Kuram”, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2005, s. 222

[46] Buradan anlaşılacağı üzere, Horkheimer psikanalizci ve Marksist metodu birleştirmiştir.

[47] Max Horkheimer, a.g.e., s. 224

[48] Max Horkheimer, a.g.e., s. 234

[49] Max Horkheimer, a.g.e., s. 216

[50] Max Horkheimer, s. 235

[51] Horkheimer, s. 236

[52] Horkheimer, s. 237-238

[53] İskoç Aydınlanması’nın en önemli karakterleriyse ileride ekonomi kuramına büyük katkılarda bulunacak Adam Ferguson ve Adam Smith’tir. Felsefi açıdan David Hume ve Francis Hutcheson gösterilebilir.

[54] Oskar Ewald, “Fransız Aydınlanma Felsefesi”, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2010, s. 19-22

[55] Herbert Marcuse, “Us ve Devrim: Hegel ve Toplumbilimin Doğuşu”, İstanbul: İdea Yayınları, 1989, s. 11; Ulrich Im Hof, “Avrupa’da Aydınlanma”, İstanbul: AFA Yayıncılık, 1995, s. 93-94

[56] Oskar Ewald, a.g.e., s. 28-29

[57] Hakan Çörekçioğlu, “Rönesans’ın Doğası”, İstanbul: Say Yayınları, 2019, s. 213

[58] Voltaire, Montesquieu, Diderot, Rousseau vb.,

[59] Ahmet Cevizci, “Felsefe Tarihi: Aydınlanma Felsefesi (Cilt 4)”, İstanbul: Say Yayınları, 2017, s. 174

[60] Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, “Aydınlanmanın Diyalektiği”, İstanbul: Kabalcı Yayıncılık, 2014.

[61] Adorno ve Horkheimer, a.g.e., s. 22

[62] Francis Bacon, “Valerius Terminus of the Interpretation of Nature”, The Works of Francis Bacon (Cilt 1), London: William Pickering, 1825, s. 256-311

[63] Francis Bacon, “In Praise of Knowledge”, a.g.e., s. 255

[64] Adorno ve Horkheimer, a.g.e., s. 21, 45

[65] Francis Bacon, “The Advancement of Learning”, The Works of Francis Bacon (Cilt 8), Boston: Houghton, Mifflin and Co., 190?, s. 471 

[66] Francis Bacon, “The Advancement Of Learning”, New York: E.P. Dutton & Co. Inc., 1915, s. 105

[67] Adorno ve Horkheimer, s. 24

[68] Adorno ve Horkheimer, s. 26

[69] Max Weber’in ünlü sözlerinden biridir, buradaki vurgu Aydınlanmayla beraber dünyada dinin zayıflaması ve “rasyonel düşünme” fenomeninin yayılması üzerinedir.

[70] Adorno ve Horkheimer, a.g.e., s. 26-27; Emile Durkheim, “Dini Hayatın İlkel Biçimleri”, İstanbul: Ataç Yayınları, 2005, s. 115; Helen Parish, “Reformasyon’un Kısa Tarihi”, İstanbul: İletişim Yayınları, 2025, s. 187

[71] Adorno ve Horkheimer, s. 22-23; Hegelci bir perspektif geliştiren Adorno, ileride “Negatif Diyalektik” isimli bir kitaba da imza atacaktır. Kitabın temel kritiği Fichte ve Hegel’in diyalektik metodu üzerine olmakla beraber bu süreç Adorno’nun sahip olduğu olumsuzluk dünya görüşüyle birleştirilerek artık tez-antitez-sentez diyalektiği reddedilerek yerini sadece tezden antiteze varan yöntem geliştirilmiştir.

[72] Michel Foucault, “Politika, Felsefe, Kültür”, Ankara: İletişim Yayınları, 2025, s. 18-19

[73] Theodor W. Adorno, “Reflections on Class Theory”, Can One Life After Auschwitz?: A Philosophical Reader, California: Stanford University Press, 2003, s. 93-94

[74] Douglas M. Kellner, “Critical Theory, Marxism and Modernity”, Oxford: Basil Blackwell Ltd., 1989, s. 106

[75] Adorno, a.g.e., s. 99-100; Aynı düşünceyi sadece Adorno taşımamaktadır, Ralf Dahrendorf’un otorite ilişkileri üzerine inşa ettiği sınıf çatışması da hemen hemen aynı görüşe sahiptir. Kendisine göre sınıflar salt ekonomik determinizm dışında günümüzde otorite ilişkileri çerçevesinde çatışmaktadır, bu çatışma iki sınıfın birbirleriyle çatışmasından ziyade sınıfların kendi içlerinde bulundukları otorite konumlarına göre çatışmalarından ibarettir. Bkz. Ralf Dahrendorf, “Class and Class Conflict in Industrial Society”, California: Stanford University Press, 1959, s. 165

[76] Adorno, a.g.e., s. 103

[77] Theodor W. Adorno, “Minima Moralia: Reflections on a Damaged Life”, London: Verso Books, 2005, s. 156

[78] Adorno, a.g.e., s. 193

[79] Besim F. Dellaloğlu, “Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum”, İstanbul: Bağlam Yayınları, 1995, s. 45-46

[80] Besim F. Dellaloğlu, a.g.e., s. 78

[81] Theodor W. Adorno, “Aesthetic Theory”, New York: Continuum, 2002, s. 232

[82] Max Horkheimer, “Art and Mass Culture”, Zeitschrift für Sozialforschung, c. 9, sy. 2 (1941), s. 296

[83] Theodor W. Adorno, “Theses Upon Art and Religion Today”, The Kenyon Review, c. 7, sy. 4 (1945), 677-678

[84] Theodor W. Adorno, “Edebiyat Yazıları”, İstanbul: Metis Yayınları, 2004, s. 45

[85] Martin Jay, “Adorno”, çev., Ünsal Oksay, İstanbul: Der Yayınevi, 2001, s. 180

[86] Costas Despiniadis, “İktidar Anatomicisi: Franz Kafka ve Otorite Eleştirisi”, İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2013, s. 43-44

[87] Theodor W. Adorno, “Ahlak Felsefesinin Sorunları”, İstanbul: Metis Yayınları, 2023, s. 14-17

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.