AHLAKİ BİR ÇİFTE STANDART: TÜRCÜLÜK
Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246
Karlı bir havada üşüyen köpeğe duyulan acıma duygusu ile öğün olarak önümüze gelen bir et yemeğinin arkasında yatan gerçeğe gösterilen kayıtsızlık arasındaki mesafe tam olarak ne kadardır? Çoğu insan için bu ikisi tamamen farklı ahlaki durumlardır. Bir köpeğin ya da kedinin maruz kaldığı en ufak bir acı karşısında vicdan azabı çekerken; en az onlar kadar bilişsel kapasitesi olan inek, koyun veya tavuğun ömrünü mezbahalarda işkenceler çekerek ölmesini hayatın normal akışı olarak bakarız.
Bu çelişkiyi felsefi zeminde belirginleştiren isimlerden olan Peter Singer, insanın kendi türüne ya da belirli türlere tanıdığı bu ayrımcılığı türcülük olarak tanımlar. Türcülük, öznenin duyarlılığına değil ait olduğu biyolojik sınıfa dayandırılan keyfi bir ayrımcılıktır. Irkçılık ve cinsiyetçilik ne kadar kötü ve keyfi bir ayrımcılık ise türcülük de o kadar kötü ve keyfi bir ayrımcılıktır.
Bir mezbahada kesilmeyi bekleyen koyun ile veteriner masasında korkarak titreyen ve sahibine kavuşmak isteyen köpek, acı ve korku karşısında aynı tepkiyi verirler. İkisi de acı kaynağından kaçmaya çalışır ve ikisi de kendi varoluşunu devam ettirme arzusu taşır. Burada fark, onların acıyı ne kadar hissettiği değil; insanlığın onlara atfettiği işlevdedir. Birini ‘’can dost’’ diğerini ‘’kaynak’’ ilan eden insanlık, kendi çıkarlarını ahlaki ilkeler gibi kurgulama konusunda oldukça beceriklidir.
Modern dünya ise bu ahlaki çifte standatı sürdürebilmek için hayvanların üretim, sömürü ve ölüm süreçlerini şehirlerden uzak endüstriyel tesislerde gerçekleştiriyor. Marketlerde karşımıza çıkan paket ve ambalajlar bizlere canlı bir organizmanın bedeninin parçaları olduğunu unutturuyor. Hatta kullandığımız kelimelerde bile zorla ölüme mahkum edilmiş bir canlıdan bahsetmek yerine ‘’kırmızı et’’ ya da ‘’biftek’’ benzeri kelimeler kullanarak sanki bir şiddetin faili olmamış gibi davranıyoruz.
Kültürel kabuller, uygulanan bu çifte standartın ne kadar temelsiz olduğunu kanıtlar nitelikte. Hindistan’da kutsal kabul edilip dokunulmayan inek, başka bir coğrafyada sanki acı hissetemeyen cansız bir nesne gibi kesilir. Bir yerde evin çocuğu gibi muamele edilen köpek, Çin’in belirli bölgelerinde öldürülüp tüketilir. Ahlakın alışkanlıklarımıza göre şekillendiği bu düzen aslında nesnel bir ahlakı değil tamamen bencilliği yansıtır.
Aslında türcülük ile yüzleşmek, insanlığın iç tutarlılığını sorgulamaya iten rahatsız edici bir adımdır. Yaşamlarının öznesi ve acıya duyarlı olan hayvanların aslında ne kadar bize benzeyen varlıklar olduğunu düşünmeliyiz. Hayvanların bize ne kadar fayda sağladığına ya da ne kadar sevimli olduğuna göre sınıflandırmamız adil bir ahlak ile uyuşmayan bir davranıştır. Eğer ahlak evrensel bir değer ise karşımıza gelen en önemli sorulardan biri şudur: Kendi türümüzün konforu ve damak zevki, diğer türlerin acı çekerek ölmelerinden daha mı değerlidir?
TİMUÇİN ÖZTÜRK