Türkiye’nin “Yön” Arayışı: Ölüm Yıldönümünde Avcıoğlu’nun Kalkınmacı Mirası

04.11.2026
2
Okuma Süresi: 20 dakika
A+
A-
Türkiye’nin “Yön” Arayışı: Ölüm Yıldönümünde Avcıoğlu’nun Kalkınmacı Mirası

Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

Giriş

Doğan Avcıoğlu’nun 60’larda karşı çıktığı ekonomi politiğin en ileri pratik tezahürü günümüzde AKP iktidarını kapsamaktadır. Kalkınmacı tezlerinin karşısında bulunan iktidar kurumları ve onun ekonomi politiğine yön veren şimşekçi-dervişçi paradigma bu anlayışın teori-pratiğini sergilmektedir. Avcıoğlu’nun çeşitli metinleri ve magnum opusu denilebilecek eseri olan Türkiye’nin Düzeni ismiyle kaleme aldığı metin, küresel sermayeye entegre olan ve IMF’nin kalkınma reçetelerine bel bağlayan günümüzün iktidarının ekonomi politiğine gözlerini çeviremeyecekleri bölüşüm gerçekliklerini daha 1960’lardan itibaren önlerine koymuştur. Bu yanıyla Avcıoğlu, sadece Türkiye Sol’u için önemli bir şahsiyet olmamakla beraber, Türkiye’nin sorunlarını kapsamlı bir şekilde gözler önüne seren, ona “Yön” verme çabasına girişen bir kurtuluş reçetesi olarak yorumlanmalıdır. Avcıoğlu, aynı zamanda Türkiye’nin yapısal problemlerini analiz ederken Ortodoks iktisat konjonktüründen tamamen ayrı ve planlı kalkınma üzerine kurulu bir perspektif inşa etmiştir. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu ekonomi politik kemer-sıkma politikalarına, dış borçlanma ve finansallaşma üzerine kuruludur. Avcıoğlu ise bunun tam karşısında olan bir perspektif inşa etmiştir. Piyasa güçlerinin ulaşacağı arz-talebin genel denge teorisine ve sermayenin özerk karakterine, şimşekçi-dervişçi paradigmanın aksine, bel bağlamamış ve devletin kalkınmadaki öncü rolünü benimsemiştir.[1] Avcıoğlu’nun anti-kapitalist kalkınmasına girmeden önce AKP’nin ekonomi politiğini ortaya koymak, kanımızca, en doğru olan hamle olacaktır.


[1] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013, s. 711

  1. Türkiye’nin İktisadı-İstatistik Kurumlarının Raporları Işığında Kemer-Sıkmayı Görmek: Ortodoks “Körlüğün” Heterodoks Eleştirisi

Giriş kısmında bahsettiğimiz kemer-sıkma gerçeğini görmek için 2026 yılında TCMB tarafından yayınlanan “2026 Para Politikası” isimli metne bakmak yeterli sayılabilir.

“Fiyat istikrarı, sürdürülebilir büyüme ve toplumsal refah artışının ön koşuludur. Merkez bankaları, toplumsal refah artışına en büyük katkıyı fiyat istikrarını sağlayarak yaparlar.”

1. sayfada yer alan bu cümle, merkez bankasını sınıf-ötesi veyahut toplumdan bağımsız üst bir kurum olarak algılanıp bölüşümün ve ücretlerin piyasaya bırakılmasının anlayışını gösterir. Enflasyon sadece bir parasal olgu olarak ele alınmış, sınıf toplumunun nesnel gerçekleri ve bölüşümün işleyişi bu konudan bağımsız değişkenler olarak ele alınmıştır. Ortodoks körlükten başka bir şey olmayan bu yaklaşım, iktisattaki heterodoks çalışmaların bölüşüm ve enflasyon arasındaki doğrusal ilişki üzerine kaleme aldığı metinleri göz ardı etmekte ve aslında oldukça, ekonomi politik açısından da ilkel bir perspektif ortaya koymaktadır.[1] Enflasyonu darphaneden yönlendirilen bağımsız bir aktör olarak gören ekonomi politiğin rantiyer sınıfına karşı sağladığı maddi yardımlar havuzu, likidite fazlası kısmında gözümüze çarpmaktadır. Emeğin milli gelirdeki payı AKP  iktidarı tescil edildiğinde beri azalma göstermektedir.[2] İşçi kitleleri adeta tasarruf yapmanın söz konusu olmadığı bir tüketim döngüsüne hapsedilmiştir.[3] Rapor’da belirtilen 476 milyar liralık likidite fazlasının tüketicilerden gelmesi akıl karı olmamakla beraber, BDDK’nın verilerine bakıldığında bankalardaki toplam mevduatın yüzde 70’inden fazlasına büyük şirketler sahiptir.[4] İronik olan yanı şudur ki, likiditesi sıfır olan bir halka kredi kısıtlamaları uygulanırken aynı raporda likiditeyi “emmek” adına TL depo alım ihaleleri açılmıştır. Bu ihalelere sadece yüzde 1’lik gelirlerini tutan ticari şirketler dahil olabilir ve dahil olmaları karşılığında “yüksek faizli ödeme” teklif edilir. Rantiyer sınıfı faizden beslendiğine göre, buradaki bilinçli politik amaç rantiyer sınıfının gelirine gelir katarken bir yandan tüketici talebini baskılayıp faturayı halka ödetmektir.[5]

Finansallaşmanın kuvvetlendiği bir ülkede kamu ve özel borç dengesi de özel tarafına kaymış olur. Özel borç dediğimiz rantiyer sınıfının spekülatif yatırımlarını kapsayan borç türü hem rantiyer karakterinden kaynaklı iktisadi değer üretmez, hem de kamudaki gibi istihdam, yani iktisadi değer yaratan olarak değerlendirebileceğimiz, alanı açan üretken yatırımların içerisinde değildir.[6] Likidite fazlasını elinde tutarak tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinin yapısal büyümesine engel olan bu sınıf varlığı, aynı zamanda bu elinde tuttuğu özel borç konumuyla büyük bir finansal krizin habercisi olmaktadır. Devlet, parası üzerinden bir yöntem tekeline sahip olduğu için kamu borcu reel kaynaklar izin verdiği müddetçe para basarak borcunu kapatabilir. Fakat bir ülkenin sınırları içerisinde olan birim paranın sosyal-hukuki boyutuyla sınırlı kalmayan özel borçlar, bu özelliğe sahip değildir.[7] Sonuç olarak oluşturulan bu rant düzeni, Türkiye’yi çıkmaz bir noktaya itelemekte ve yaşanabilecek finans krizlerine karşı reel sektörü korumasız bırakmaktadır.

  • Avcıoğlu’nun Yapısal Çözümü ve Günümüzde Yapılabilecekler

Avcıoğlu tam olarak karşı çıktığı düzen, günümüzün Türkiye’sinin sosyo-ekonomik karakteridir. Kendisi aynı zamanda karşı çıktığı düzene karşı bir kurtuluş reçetesini çizmiştir. Türkiye’nin Düzeni’nde nasıl bir kalkınma programı izlenmesi gerektiğini ortaya koyan Avcıoğlu, hizmet sektörünün gelişimin üretken yatırım olmaması konusundaki yorumları günümüzün rantiyer sınıfının içinde bulunduğu durumda da kullanılabilir.[8] Onun için gerçek bir kalkınmadan bahsedebilmek için ekonomi “kendi kanatlarıyla uçma” sürecine girmelidir.[9] Türkiye’nin kalkınmamasının sebebi, merkez bankasının başında bulunan kadronun iddia ettiği gibi, yapay para kıtlığından ziyade Türkiye’deki kapitalistlerin ve rantiyerlerin oluşturduğu dış borçlanmayı teşvik eden, “tam bağımlı Türkiyeciliğin” politik bilincidir.[10] Bu tutucu ittifaka karşı Avcıoğlu, tasarrufların etkin bir şekilde kullanılmasından bahseder. Bu etkin kullanılacak olan tasarruflar, rantiyer ve holdinglerin elinde alınacak olan net likidite fazlalığından başka bir şey değildir. Bunun farkında olan Avcıoğlu, onun konjonktüründe sahip olduğu “egemen sınıfların düzeniyle hızlı kalkınmanın bir hayal ürünü olduğu” ve kalkınmanın önündeki engelin yetersiz sermaye birikiminden ziyade bu sınıfların verimli yatırımları engellemesi olduğunu konusundaki görüşü günümüzde geçerliliğini aynı o gün olduğu şekliyle korumaktadır. Kapitalistlerin tutucu tavrı 1960’larda kamu yatırımlarıyla finanse edilen özel sektörün yatırımdaki oranının yüzde 7 oluşuyla da görülebilir. Bu kesim milli gelirin büyük bir kısmını kaplayışı ve emeği ekarte etmesi, günümüzün iktidar ekonomi politiğinden izler taşır. Bu ekonomi politiğe karşı Avcıoğlu tekrardan ortaya koyar: “Kalkınma çıkmazı, bu noktada düğümlenmektedir.”[11] Bu varlıkların zorunlu yatırımına inanan Avcıoğlu, bu kaynakların üretimin asli unsuru olarak nitelendirdiği sanayi ve tarıma kanalize edilmesini gerekliliğini ortaya koyar. Fakat rantiyerlerin yanında tarım sektöründe de tefeci ve büyük toprak sahibi varlığı mevcuttur. Bu sınıf varlığı çiftçiye pazar bağlantısı sağlayarak bu entegrasyon konusunda aracılık yapmaktadır. Burada da bir “merkantil” sınıf varlığı mevcuttur, Quesnay’in bahsettiği tipten bir durgun sınıf.[12] Nitelik olarak aynı rantiyerler gibi iktisadi değer yaratmaz, sömürücüdür.[13] Tarımdaki bu kesimde milli gelirin yüzde 32’lik bir kısmını temsil eder, tutucu kuvvetler farklı bölgelerde egemenliklerini ortaya koyarlar. Avcıoğlu aynı zamanda bölümde kemer sıkma mantığını da eleştirir. Yeterince kemer sıkmaya zorlanmış bir kitlenin kemer sıkması sadece de değer üretmeyen sınıfların varlığını tescil etmek için kullanılır. Avcıoğlu rantiyer ve merkantil sınıfların tutuculuğundan sonra devletin de ekonomik fazlalığı verimsiz bir şekilde tükettiğinden bahseder. Buna askeri yatırımlar üzerinden ve silah altına alınan kitleler üzerinden örnek verir.[14] Ucuz asker deposu olarak görülen Türkiye, kalkınmanın fonlarının NATO kaynaklı nedenlerle kısılmasına neden olmuştur. Kalkınma konusunun başlangıç kısmında sonuç olarak bu tutucu güçlerin iktidarlarının sarılmaya girişildiği zaman komprador niteliklerinin dış kuvvetlerden destek alarak pekiştireceklerini söyleyen Avcıoğlu, bu tutucu kuvvetlerin yenilgisinin yalnızca değişiklikten taraftar bütün güçlerin ortak mücadelesiyle olabileceğini ortaya koyar. Onun için “düzen değişikliği, topluma hâkim güçlerde bir yenileme ile başarılabilir.”[15]

Tutucular koalisyonuna karşı girişilen milli kalkınmacı programın başarısı oluşturacak devlet teşebbüslerine bağlı olacağı fikriyle Avcıoğlu aynı zamanda devlete öncü bir rol tanır.[16] Devlet teşebbüsleri kalkınma yolunda başarılı bir rejim yaratmak için tutucuların siyasi ve ekonomik gücünü kırmak zorundadır. Bu ortam sağlandıktan sonra çizdiği ulusal plan çerçevesinde yeniden düzenleme tedbirleri uygulanabilecektir. Avcıoğluna göre temel problem her daim programın teknik kısmından ziyade tutucu güçlerin tasfiyesi sorusu olmuştur. Tarımda gerçekleştirilecek olan köylüyü kooperatif örgütlenmeye bağlayacak örgütlenme biçimi, sanayi alanına rantiyerlerin el koyulmuş fonlarının akıtılması ve dış borçlanma üzerine kurulu olmayan bir rejimin tesis edilmesi tam olarak bu probleme bağlıdır.[17] Bu haliyle Avcıoğlu bağlamında bir çözüm önermek gerekirse önce rantiyerlerin politik gücünü kırmak için bu likidite fazlalığına el koymak, merkez bankasının belirlediği depo ihale esasındaki bütün varlıkları dondurulması esas bir durumdur. Mevduat’taki yüzde 1’lik kesimin egemenliğini tamamen ortadan kaldırmak içinse kademeli bir gelir vergisinin uygulanması şarttır. Örnek olarak yapılabilecek pratiklerden birisi 1 milyon ve üzerine finansal varlığa sahip gerçek ve tüzel kişilerin yüzde 30’luk bir gelir vergisine tabii tutulmasıdır. Vergilendirmeyle sirkülasyondan çekilen paralar, özel borçtaki finansallaşmayı azaltarak rant rejiminin iktisadi temellerini de tüketmiş olacaktır.[18] Aynı zamanda kademeli gelir vergisinin yanında sıkı sermaye kontrollerine de başvurulmalıdır, örneğin gayrimenkul piyasaları gibi enformal sektör olgusunun yaygın olduğu sektörlere belirli bir varlık üzerindeki (örneğin 500 milyar lira) firmaların sektörlere girmesine izin vermeyecek tedbirler koyulmalıdır. Başlangıçta el koyulan likidite Devlet Teşebbüsleri aracılığıyla üretken sektörlerin geliştirilmesine kanalize edilmelidir. Kamu borçlanması tabanla bir iktisat politikası uygulayarak, bütçe açığı korunmalıdır.

Sonuç

Türkiye’nin güncel olarak içinde bulunduğu kapitalist-tutucu kuvvetler ittifakının durumunu Avcıoğlu 60’larda analiz ederek Türkiye’nin yapısal sorunları konusunda kapsamlı bir çalışma ortaya koyarak bu yolda perspektif çizmek isteyenlerin bir yol haritası olarak görülebilmektedir. Türk solunun ve Cumhuriyet kazanımlarının ilerletilmesi konusunda oluşturduğu program veya daha doğrusu oluşturduğu “Yön” yol gösterici bir programı teşkil etmektedir. Tutucu güçleri bütün yanlarıyla analiz eden Avcıoğlu, bize verdiği teoriyi güncel iktisat bağlamlarında destekçisini bulmak oldukça kolaydır. Avcıoğlu, ironik olarak onu eleştiren liberal kitlelerden günümüzün iktisat konjonktürü içerisinde daha çok geçerliliğe sahiptir. Mücadelemiz uğruna ortaya koyduğu teori-pratik çalışmalarla andığımız Avcıoğlu, Türk solunun devrimciliğinde vazgeçilmez bir miras olmak zorundadır. Yaptığı çalışmalar günümüzün gerçekliklerine, yolumuza bir ışık tutmaya devam etmektedir ve devam edecektir.

Efe KARATAŞ Yazdı…


[1] TCMB, “2026 Para Politikası” (28 Aralık 2025), s. 1-2, Heterodoks iktisadın enflasyon-fiyat teorileri için Bkz., Eckhard Hein, “Inflation is always and everywhere … a conflict phenomenon: post-Keynesian inflation theory and energy price driven conflict inflation, distribution, demand and employment”, European Journal of Economics and Economic Policies: Intervention, c. 21, sy. 2 (2024), s. 203-211 Michał Kalecki, Theory of Economic Dynamics: An Essay on Cyclical and Long-Run Changes in Capitalist Economy, New York: Routledge, 2010, s. 11-59; Marc Lavoie, Foundations of Post-Keynesian Economic Analysis, Hants: Edward Edgar Publishing, 1992, s. 372-405; Joan Robinson, Economics of Imperfect Competition, London: Macmillan and Co., 1938, s. 47-76

[2] Cem Oyvat, “Emeğin Bölüşüm İçindeki Payının 45 Yılı”, Açık Erişim: https://katmanportal.com/emegin-bolusum-icindeki-payinin-45-yili/

[3] Bu tüketici dengesinden kurtulamayan halkın durumunu kısmen anlayabilmek için bireysel kredilerin boyutuna bakılabilir. Tüketici kredileri 23 Ekim 2026 tarihinde Milyon TL birimiyle, 6.927.324 (milyar) boyutundadır. Tüketici kredileri ötesinde takibe alınan borç miktarı da 964 milyar 219 milyon lira değerindedir.  Bkz., BDDK, “Haftalık Bankacılık Sektörü Verileri”, Açık Erişim: https://www.bddk.org.tr/BultenHaftalik; TCMB, “Haftalık Para ve Banka İstatistikleri” (23 Eylül 2026), s. 3

[4] Aynı zamanda bankacılık sistemindeki toplam mevduat hacmini yüzde %82 ila %84 oranında 1 milyon üzerinde finansal değere sahip hesaplardan oluşmaktadır. Yani yüzde 1’lik bir kesim bahsettiğimiz likidite fazlalığını oluşturmaktadır. Bkz., BDDK, Aylık Bankacılık Sektörü Verileri: Rasyolar-Yüksek Montanlı (1 Milyon TL ve Üzeri) Mevduat / Toplam Mevduat (%), Açık Erişim; https://www.bddk.org.tr/bultenaylik/tr/home/gelismis

[5] Enflasyon TÜSİAD gibi iktidarın ekonomi politiğini besleyen birlikler tarafından da “talep kaynaklı” olarak yorumlanmaktadır. Neo-klasik mihenk taşı olan bu anlayış, enflasyonu aynı şekilde tarafsız bir fenomen olarak görmektedir. Bkz. BloombergHT, “Talepte net yavaşlama var, ama yavaşlama beklenenden zayıf | TÜSİAD / Gizem Öztok Altınsaç”, Youtube videosu, 1.22-1.48; Para Politikası, s. 8, 10

[6] John Maynard Keynes, İstihdamın, Faiz ve Paranın Genel Teorisi, İstanbul: Kalkedon Yayınları, 2010, s. 318; Dirk Ehnts, Modern Monetary Theory, Cham: Springer, 2024, s. 70-72

[7] Çünkü para, dediğimiz olgu aslında bir iktisadi faaliyetleri kayıt altına alma mekanizmasıdır. Bu mekanizmayı devlet işleyişe sokar ve içsel değerini o belirler, devletin parayı genel-geçer ödeme biçimi olarak belirlemesi sahip olduğu sosyal, hukuki kurumlar bağlamında egemenliğinden gelir. Devlet, parayı sirkülasyona sokar ve vergilendirmeyi bu sirkülasyondan para çekmek için kullanır. Enflasyon dediğimiz olgu bölüşüm üzerine kurulu bir işleyişe sahip olduğu için, vergilendirme bu yazı içerisinde gelir adaletsizliğini ortadan kaldırmanın bir yönetim olarak okunabilir. Basit bir örnek vermek gerekirse, Devletin sirkülasyona 100 birim para soktuğunu düşünelim. Bu sirkülasyondaki parayı vergi ile geri çekmek istediğinde örneğin yapay yüzde 30 gibi bir oranda çekerse özel sektöre 70 birimlik bir fazlalık bırakmış olur. Bu yanıyla özel sektör ve kamu arası bir sektörel denge mevcuttur. Kamunun borçlanması, özel sektörün finansal fazlalığına işaret eder. Bkz., Georg Fredrich Knapp, The State Theory Of Money, London: Macmillan and Co., 1924, s. 1-15; L. Randall Wray, Credit and State Theories of Money, Cheltenham: Edward Edger Publishing, 2004, s. 14-128; Wynn Godley ve Marc Lavoie, Monetary Economics: An Integrated Approach to Credit, Money, Income, Production and Wealth, New York: Palgrave Macmillan, 2007, s. 95-98

[8] Doğan Avcıoğlu, a.g.e., s. 615

[9] Avcıoğlu, s. 617

[10] Avcıoğlu, s. 618

[11] Avcıoğlu, s. 620

[12] Luigi L. Pasinetti, Lectures on Theory of Production, London: Macmillan Press Ltd., 1979, s. 11-12

[13] Avcıoğlu, s. 630

[14] Avcıoğlu, s. 63

[15] Avcıoğlu, s. 643

[16] Avcıoğlu, s. 711

[17] (…) Bir halk iktidarının, toprak devrimim ya parsak ve dış ticaret, bankacılık, büyük sanayi gibi ekonominin kilit noktalarını topluma mal ederek hızlı ve planlı kalkınmayı sonuçlandıracağına (…) Bkz., Doğan Avcıoğlu, Aşırı Uçlar, Devrim, sy. 63 (29 Aralık 1970), s. 1

[18] Türkiye’de yüzde 1’lik bir kesimden ziyade vergilendirme üretici halk kesiminden alınmaktadır. Vergiler devlet yatırımlarını finanse etmez ama bölüşümü düzenler ve rantiyer rejiminin kaynaklarını yıkabilir. Bkz. Alper Duman, “Vergi Asimetrisi: Sermaye ve Emek”, İktisat ve Toplum Dergisi, Açık Erişim: https://iktisatvetoplum.com/vergi-asimetrisi-sermaye-ve-emek-alper-duman-2/

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.