İkinci Kuşak – Prof. Dr. Bilsay KURUÇ

13.03.2026
101
Okuma Süresi: 18 dakika
A+
A-

Deprecated: str_contains(): Passing null to parameter #1 ($haystack) of type string is deprecated in /home/yari7514/public_html/sosyalistkultur.com/wp-includes/shortcodes.php on line 246

Prof. Dr. Bilsay Kuruç tarafından 21. Yüzyıl Planlama Grubu’nda, Doğan Avcıoğlu’nun 100. Doğum Yıldönümü için yayımlanan yazıyı hocamızın izni ve onayı doğrultusunda Sosyalist Kültür okuyucularının ilgisine sunuyoruz.

Cumhuriyet’le doğan kuşak 1920’lilerdir. Cumhuriyet’in İkinci Kuşağıdır. Cumhuriyet’in

tarihselliğini, onun gelişmesi içinde öğrenerek, kavrayarak büyüdüler. Büyürken dokuya

dönüştüler, bunun taşıdığı sorumluluğu bir doğal süreç içinde özümsediler. Cumhuriyet’le

özdeşleştiler.

İkinci Kuşak içinde yaşadığı objektif koşulları, dünyanın ve ülkenin koşullarını doğru kavradı.

Cumhuriyet’in, tarih içinde oluşan devlet ve toplum modelinin ‘özgünlüğü’nü hissetti, fark

etti ve niçin vazgeçilmez olduğunu akılla ve görgü ile irdeledi. Buna böylece inandı. Bunu,

her şeyden önce bir toplum için tarihin getirdiği bir ‘uygarlık armağanı’ olarak kabullendi,

üstlendi. İkinci Kuşak böylece kişilik sahibi olarak büyüdü.

1950’leri doğru reflekslerle algıladı, yaşadı. Bunu 1960’lara damga vurarak gösterdi.

1926’da dünyaya gelen Doğan Avcıoğlu’nun Yüzüncü Doğum Yılına buradan bakalım.

Yani, Yirminci yüzyılın düşünce dünyasına Cumhuriyet’in uygarlık yolundaki yapıcı

parçalarını taşıyarak yerleşen kimliğiyle bakalım. 1980 sonrasında ülkede oluşan düşünce

boşluğunu ve 2000’den sonra karşı-devrimin bu boşluğa yerleşmek üzere nasıl hamle

yaptığını daha berrak görürüz.

**

Cumhuriyet’i kuranlar o tarihte, 1923’de ‘kırklı’ yaşlarına yeni girmişlerdi. İkinci Kuşak ise

Cumhuriyet’le var olmuş, onun uygarlığa açtığı pencereden soluk alarak olgunlaşmıştı.

1Tabuların, düşünce yasaklarının olmadığı bir bilgi dünyasının özlemine sahip olmuştu.

Düşünüp yazmayı, konuşup tartışmayı, uygarlık zemininin nasıl bir kavrayış zenginliği

getirdiğini tasarlamayı öğrenmiş, içselleştirmişti. 1950’lerdeki ‘otuzlu’ yaşlarından

1960’larda ‘kırklı’ yaşlarına geçerken, tarih İkinci Kuşağı karşı-devrimin ilk somut adımları

ile yüz yüze getirdi. Günün iktidarı karşı-devrimi siyasallaştırarak, adeta tarihin diyalektiğini

hızlandırmak üzere kurcalamıştı. Cumhuriyet’in yapı taşlarının Cumhuriyet’in kurumlarına el

koyanlar tarafından zedelenebileceği 1950’lerin somut, pratik dersi oldu. İkinci Kuşak bunu

kendi kimliğinin verdiği bir zorunlulukla irdeledi. Cumhuriyet’in varlığını ve yönünü

tazelemek görev olacaktı, böyle karar verdi. İkinci Kuşağın varlığı ve kararı 1960’ları

oluşturdu, 1960’dan başlayarak gelen yirmi yıla damgasını vurdu. Bakınca, en önde Doğan

Avcıoğlu’nu görürüz.

Doğan Avcıoğlu liseden sonra Fransa’da okumuş, 1950’ler Fransa’sının müstesna düşünce

ortamında toplum, ekonomi ve siyasetin bir zengin bütün oluşturan kavramları ve tezleriyle

tanışmıştı. Araştırmacılığın özgür dünyasında ufkun nasıl açıldığını, bunu kendi cevheriyle

birleştirmenin yollarını keşfetmişti. Türkiye’ye dönüşünde, 1950’lerde, karşı-devrimin

sansürcü ortamı, Avcıoğlu’nu, akacak suyun mutlaka kendi yatağını yapması misali, tarihin

bir ciddî yolculuğuna yönlendirecektir. Tarihin Avcıoğlu’nun seyir defterine yazdığı

duraklardan en önemlisi 1961 Anayasası için Kurucu Meclis’in Anayasa Komisyonu üyeliği

olacaktır.

Avcıoğlu’nun seyir defterindeki en yakın tanık, en yetkili gözlemci kimse, ona kulak verelim.

Sevgili İlter Ertuğrul’un ‘Mümtaz Soysal’a Armağan’ kitabı için (Mülkiyeliler Birliği Vakfı

Yayını, 2009) Mümtaz Soysal’la yaptığı söyleşide Soysal bilinen sade uslûbuyla Doğan

Avcıoğlu’nun yolculuğunu özetliyor: “Doğan, ben askere gitmeden önce TODAİE’ye asistan

gelmişti. Fransa’dan gelmişti, böylelikle tanıştık. Sonra o CHP’nin araştırma bürosuna geçti.

O CHP araştırma merkezindeyken ben uğruyordum. Kurucu Meclis’e adam aranıyordu.

CHP’ye elli kontenjan verilmişti. İsmet Paşa’ya altı kişilik kontenjan verdiler, “bunu genel

başkan önersin” diye. Beni, Doğan’ı, Coşkun Kırca’yı (seçti)… İsmet Paşa “kıymetli bilim

adamları” diye bizi tanıttı Parti Meclisi’nde. En çok oyu biz aldık.

Ertuğrul soruyor: “61 Anayasası sizin istediğiniz gibi oldu mu?” Soysal ayni uslûp içinde

şöyle söylüyor: “27 Mayıs aslında ilginç. Bir anlamda devrim anayasası. Bu anayasa öyle bir

anayasa olacak ki, Türkiye’yi daha demokratikleştirecek, devrimleri ekonomik açıdan, vs.

gerçek rayına oturtacak. Hâlâ da baktığın zaman o yönü vardır. Bize iyi geldi. Doğan’la ben

daha kuvvetli bir anayasa olsun istiyorduk. Ekonomik kalkınma bakımından yürütme daha

kuvvetlensin. Planlamayı koyduk anayasaya, ama daha zorlayıcı olsun istiyorduk (…) Ama

İstanbul’dan gelen anayasacılar olduğu için (…) daha liberal olanlar, onlarla aramızda

çekişme olurdu. Biz biraz daha sol kanat gözüküyorduk.”

Devam ediyor: “Parlamentodan geçişinde epey güçlükler oldu. Kamulaştırmada taksitle

ödeme. Gerçek bedeli üzerinden ama (…) Toprak reformu yapılacak diye bakıyorduk. Sonra

“kanunla belirlenir”e bağlandı (…) Sosyal devlete karşı çıktılar. Bir paşa vardı, ‘Ne demek’

dedi, ‘sosyal devlet’? Sosyalist mi, komünistlik mi geliyor?’ Sosyal’i zorla kabul ettirdik.

Ama biz biraz sosyalist olsun istiyorduk. Ama değil. Biraz daha radikal olabilirdi.

Kalkınmaya daha çok yer verebilirdi.”

Berraktır. Kurucu Meclis ve özellikle onun anayasa komisyonu üyeliği Doğan Avcıoğlu için

yepyeni bir okul olmuştur. Orada nadir bir staj görmüştür. Cumhuriyet devrimine direnen

2cepheleri, elemanları, siyaset temsilcilerini yakından tanımıştır. Sahip oldukları “kuvvet”i

tartmıştır. Kırılma noktalarını teşhis etmiştir. Bütün bunları araştırmacı kimliğine yazmıştır.

Ve doğru siyaset çizgisinin oluşabilmesi için, tarihin getirdiği bilgi birikimini pekiştirmenin

ve irdelemenin şart olduğuna inancı güçlenmiştir. Cumhuriyet’in ülkesinde güçlü, bilimsel

tez sahibi olmayan siyasetçinin Cumhuriyet’in aradığı uygarlık yoluna yönelemeyeceğini,

engel olacağını bire bir kavramıştır. İkinci Kuşağı tanımamızı sağlayan donanıma ve

sorumluluğa erişmiştir. ‘Otuzlu’ yaşlarından ‘kırklı’ yaşlarına ilerlerken, ‘Yön’ buradan

doğacaktır.

**

‘Yön’ü en yakın, en yetkili tanıktan dinleyelim. Soysal o söyleşide anlatıyor: “Dergi

düşüncesi nereden geldi? Anayasa Komisyonunda aşağı yukarı düşünceler böyleydi. Doğan

belki ‘evet’ dese milletvekili olabilirdi o sırada, ama Feyzioğlu partiye yeniden egemen oldu.

Solcu olduğunu ve böyle kararlı olduğunu bildikleri için yapmazlar diye düşündü

zannediyorum. Buna soyunmadı. Böyle bir teşebbüste bulunsa belki olabilirdi, istemedi.

Ben zaten Fakülteye dönmek istiyordum…”

“Ama karar verdik ki, biz bir hareket başlatmalıyız. Onu iyi düşündük. Muazzam bir haber,

bir şey yapmanız lâzım ilk sayıda. Düşündük, taşındık, tam o sırada 27 Mayıs bitiyor, asker

gelmiş artık gidiyor, ne olacak Türkiye’de? Bir görüş bildiren bir bildiri yayınlayalım, buna

imza toplayalım, öyle çıkalım, dedik.”

“Onun ilk taslağı vardır bende. Doğan dedi ki, ‘Sen bir yaz’. Ben yazdım, çok beğendi o, bir

iki yerine bir şey yaptık. ‘Hah böyle’ dedi… Ad düşünüyoruz şimdi, ne olacak? Ben dedim,

bir yön araması var, adı Yön olsun. Onu çok beğendi Doğan. Doğan’la kolay anlaşırdık…

1960’larda, toplumun tarihinde Cumhuriyet’in nasıl yepyeni bir ‘uygarlık aşaması’ demek

olduğunu, olacağını kitlelere anlatmak, açıklamak İkinci Kuşak için görev oluyor. Karşı-

devrimi algılamışlardır. Ne demek olduğunu kavramışlardır. 1961’in Cumhuriyetçilik

sınavından başarıyla geçmişlerdir. Dünyayı iyi izliyorlar, iyi biliyorlar. O günün

Türkiye’sinde dünyayı doğru yorumlayacak donanım onlardadır. 1961’le tamam değil,

devam diyorlar. ‘Düşüncenin mimarlığı’ olmazsa, olmaz. Doğan Avcıoğlu ‘Yön’ ile başa

geçti. İkinci Kuşağın sağlam düşünce ve tez üretme görevini üstlenerek başa geçiyor.

1960’larla başlayan yirmi yıla bu kuşağın düşünceden kaynaklanan enerjisi damga vuracaktır.

Tarihsel yaklaşıma sahip olabilmenin şaşmaz pusulasını Avcıoğlu’nun 1960’larla başlayan,

yoğunlaşan çalışmasında buluruz. Araştırmada derinleşerek çalıştı. Türkçenin kuvvet veren

ifadesiyle söylersek, ‘tonlarca’ yazı, kitap yazdı. Güncel hareketi ‘Yön’ ile açtığı

Cumhuriyetçilik penceresinden izledi, yorumladı, bırakmadı. Bir yandan da, ara vermeden

cilt, cilt Türklerin Tarihi’ni, Millî Kurtuluş Tarihi’ni yazdı. Ve 1960’ların sonunda, artık

geniş bir çevrede okunacak olan ‘Türkiye’nin Düzeni’ne erişti. Bu, İkinci Kuşağın

Cumhuriyet kılavuzu ve okuyan geniş bir kitleye başucu kitabı oldu.

**

Doğan Avcıoğlu’nun öncülüğü, Cumhuriyetçiliğin ancak objektif koşulları doğru kavrayan

bir entelektüel birikimle yapılabilecek olan sözcülüğü, kılavuzluğudur. Tez sahibi olmadan,

olmaz, yapılamaz. Avcıoğlu tez sahibidir. Tezin ağırlık merkezinde Cumhuriyet’in karşı

karşıya kaldığı ‘prekapitalist formasyonlar’ın kalın duvarını yıkma mecburiyeti var. Avcıoğlu

3kendi tarihsel yaklaşımının merkezine bu mecburiyeti yerleştiriyor. Cumhuriyetçilik

toplumun geleceğe dönük ufkunu açabilmek için prekapitalist formasyonlarla uzlaşma yolu

arayamaz, onlarla bağdaşamaz.

İkinci Kuşak bunu 1950’leri yaşayarak kavramıştır. Doğan Avcıoğlu’nun tezi 1960’larda bu

bağdaşmazlığın mücadelesi için altyapı oluyor. Anlaşılacaktır ki, prekapitalist formların

siyasette beslediği “frenler”in toplumun uygarlık özlemleriyle çatıştığını, hep çatışacağını

hissetmeksizin bu tez oluşamaz. Bu çatışmayı görmezden gelen bir “demokrasicilik”

topluma “yerinde say!” demektir. Öteki yönüyle de, Avcıoğlu’nun tezi tarihsel yaklaşımı

ihmal eden, bağdaşmazlığın mücadelesini arka planda bırakan bir “kalkınmacılık jargonu”na

da sığmaz.

Kısaca, mesele toplumun kendi potansiyelini kendi gücüyle aşacak iradeye kavuşmasıdır.

Toplumun yaratıcı güçleri ancak böyle bir hamle içinde seferber edilebilir. Olasıdır ki, bu

noktada siyaset zemininde bir boşluk doğabilir ve İkinci Kuşak bunu gidermekte zayıf

kalabilir. 1960’larda bu belirmiştir ve genç kuşaklar o zaman Avcıoğlu’nu o zayıflığı

giderme çabası içinde bir Cumhuriyet simgesi saymışlardır. Bir nokta da berraktır:

Cumhuriyetçilik 1950’lerden hareketle 1960’larda dünyada şekillenen bir “Üçüncü

Dünya”cılık değildir. O hareket Türkiye’de de sempati toplamıştır (ve bilindiği gibi,

1980’lerde sönmüştür). Ama o kadar.

**

Şunu görebiliyoruz: 1980 Darbesi Avcıoğlu’nun Cumhuriyetçilik çizgisine bir duvar ördü.

Anti-tez ortamını hazırladı. Prekapitalist formasyonları ısıttı, okşadı. Cumhuriyet’in

devrimciliğini, özgünlüğünü reddetmeyi “misyon” edinerek var olan bir çeşit “liberalliği”

teşvik etti. Buna, karşı-devrime hizmeti için yollar döşedi. Tarih 2000’e vardıktan sonra pist

hazır hale geldi. Anti-tez konforlu iniş yaptı.

İkinci Kuşağın ‘aktif süresi’ 1980’de dolmuş oldu. Avcıoğlu 1973’de kenara çekilmişti.

İkinci Kuşak karşı-devrimin peyda oluşunu yaşayarak kavramıştı. Kitaptan okuyarak değil.

Prekapitalist formasyonların canlandırılışına tanık olurken bunun ne demek olacağını bilmişti.

Daha sonra, özellikle 2000’den sonra gelen kuşaklar Cumhuriyet’i prekapitalist

formasyonların sarmalından kurtulamamış buldular ve o tarihlerden başlayarak buna dünya

kapitalizminin “heybetiyle” var olan bir kapitalizmin kendisi eklendi. Türkiye bir “kapitalizm

çağı”na “terfi” ediyordu. Bu “yeni çağ”da Türkiye’nin kapitalizmi prekapitalist

formasyonları tasfiye eden değil, onları himayesine alan, besleyen bir kimlikle gelişecekti.

Eğer Doğan Avcıoğlu’nun tezini 1960’lardan alıp altmış yıl sonrasına taşımak gerekirse,

ağırlık merkezine, yeni var olan kapitalizmi kucağında taşıdığı prekapitalist formasyonlarla

birlikte yerleştirmek gerekecekti.

1980’den sonra Cumhuriyetçi düşünce sahipsizdir. Düşüncede sahipsizlik önce İkinci

Kuşağın zaman içinde tasfiyesini, sonra da Cumhuriyet’in sahipsiz kalışını getirir. Can alıcı

nokta şu oluyor: Kapitalizmin dünyada gitgide yerleşen ağırlığı içinde yetişen kuşaklar

objektif koşulları kavrayabilme melekelerini yitirmekteler. Belki kuvvetli bir ifade olacak,

yaşamakta oldukları dönemin ayırt edici öğelerini kavramakta zorluk çeken ve böylece

sıradanlaşan kuşaklar zamanı oluşuyor. İkinci Kuşak’tan ve ‘Avcıoğlu Zamanı’ndan

uzaklaştıran koşullar hüküm sürüyor. Bu üzeri örtülebilecek bir tablo değildir. Açıktır.

4İki noktayı vurgulayarak tamamlayalım. Birincisi, Doğan Avcıoğlu’nun özellikle 1960’ların

sonlarına doğru, Meclis’te kilitlenen ve anayasanın önünü kapatan siyasetin ağırlaşmasından

duyduğu hayal kırıklığı içinde, orduda ‘ilerici bir öz’ arayışıdır. 12 Mart 1971 ile yaşamış

olabileceği hayal kırıklığı da 1973’de kenara çekilme düşüncesine yol açmış mıdır, bilemeyiz.

Burada dikkat gerekiyor: Tezin sağlamlığı ile bağdaşmayan bir pratik ortaya çıkıyor. Zengin

bir birikimle ve analiz kapasitesiyle oluşan tez, soru işaretleri taşıyan bir pratiğin

çaresizliğine uğruyor. 1980’den başlayarak açılan yeni misyon sahipleri Avcıoğlu’nu

“askercilik” ile takdim etmeye ayrı bir yer ayırdılar. Bundan ibaret bir kişi olarak kayda

alınsın, eğer bağlandığı pratik bu ise, düşünceleri ve tezi de sakattır, diye bilinsin çabası idi.

Toplumun dramından uzaklaştırılmış, magazinleştirilen bir Avcıoğlu portresi yeterlidir,

demek oluyordu. Ciddiyetten uzaktı.

Burada ikinci noktaya geliyoruz. Buna ‘düşünürün pratikte yanılma hakkı’ diyebiliriz.

Yirminci yüzyılın başından itibaren teoride ve tezde sağlam, ama pratikte yanılmış, hayal

kırıklığına uğramış ne kadar sosyalist vardır, değil mi? En kalburüstü kişilikleri şöyle bir

düşünelim. Örneğin, Avrupa sosyalist düşüncesinin büyük ustası Karl Kautsky. Üstadın

hemen her şeyini vakfettiği sosyal demokrasinin bugünkü hali nedir? Hangi pratiklere

sürüklenerek toplumları hayal kırıklığına uğratan bir çıkmaza saplanmıştır.

Cumhuriyet, onun ufku, İkinci Kuşağı’nın yaşayarak hissettiği, fark ettiği özgünlüğü başka ve

üzerinde durdukça düşünce ile zenginleşecek bir potansiyel taşıyor. O kuşağın içinde yetişip

olgunlaşan Doğan Avcıoğlu, yine o kuşağa özgü bir birikimle ve bunu pekiştiren ‘medenî

cesareti’ ile bugünün genç kuşaklarını birçok, ama birçok şeyi merak etmeye, araştırmaya,

konuşmaya ve kavramaya yönlendirmelidir. Avcıoğlu’nun Yüzüncü Yılı gençler için bir

başlangıç olsun.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.